Her zaman saflığı, masumiyeti ya da fedakârlığı bedenlerde ararız. Kirli dokunuşların, bir zamanlar sevilmiş yüreklerin çirkinliğini savunur; el değmemiş bir bedeni, hiç kirlenmemiş bir ruha tercih ederiz. Öyle ki bazılarımız, kadınları yalnızca birer beden olarak görmeye kadar varır bu düşüncede. En "dokunulmamış" olanı ararken, aslında kendisi hiçbir ruhun kıyısına bile dokunamadan bir bedenden diğerine savrulur.
Peki hiç düşündünüz mü? Ya bir kadın, hiç dokunulmamış bedenini bir ödül gibi sunuyor ama karşılığında para, lüks, ömür boyu bir kölelik istiyorsa? Bu da bir pazarlık değil midir? Bu da bir alım satım değil midir? Sevmek… Gerçekten sevmek bu kadar alçaltılabilir mi?
Kitapta toplumun hor gördüğü, dışladığı, bedenini para karşılığı satan "sıradan" bir kadını gördüğümüzü sanıyoruz. İçimizden "Bu kadın kimseyi sevemez, erdemden uzaktır," diyoruz. Ama zamanla anlıyoruz ki yaşam, göründüğünden çok daha fazlasıdır. Görünenin arkasındaki hakikate ulaşmak için biraz çaba, biraz özveri yeterlidir.
Geçmişin yanlışları bir kadının kalbine değmemişse, beden yalnızca bir kabuktur. O kabuk, gerçek sevginin rüzgârıyla birine açıldığında, göz göze geldiği kişi onda geçmişin kirini değil, güzelliğin ta kendisini görür. Gördüğü o güzellik öylesine gerçektir ki her türlü fedakârlığı göze alır. Hayal kurar. Onunla dolu bir hayat düşler. Kimsenin fark etmediği o kıymeti görmek ve ona sahip olmak tarifsiz bir mutluluk olur.
Ama hayat bu kadar romantik değildir. Bir zamanlar kirli bir geçmişe sahip olmak, sadece iki insanı değil, çevresindeki herkesi etkiler, onların yaşamlarına da gölge düşürür. Ve işte tam bu noktada, başta küçümsediğimiz o kadın, bütün kalbiyle sevmiş olsa bile, çoğu insanın yapamayacağı bir fedakârlıkla karşımıza çıkar: Kendinden vazgeçer.
Her vazgeçiş bir