Yaşadığımız hayat bir pazarı anımsatıyor. Sürüler satılmak için önümüzden geçiyor. Ve bunları alacak büyük bir kalabalık onları takip ediyor. Ama az da olsa bir grup insan sadece pazara bakmaya geliyor. Nasıl kurulmuş, neler oluyor? Amacı nedir, sahibi kimdir?Ve işte pazara benzeyen bu hayatta da bazıları sadece bir şeyler alıp satmaya geliyor. Araziler, mallar, mülklerle ilgilenen kim varsa bilsin ki bunlar hep maddedir. Ama bazıları da hayat denen pazarı anlamak için geliyor. Böyle bir pazarın yöneticisinin, kurucusunun olmaması mümkün müdür? Bu kadar büyük, bu kadar ahenkli bir yerin hiç bir amacı yok mudur?
...Ee, el kapısı bu;el kapısı dedin mi, şöyle bir müddet durup düşüneceksin.Hastan olur, gidemezsin icabında.Doğanın olur, ölenin olur, bilmezsin.Haberi bile ulaşmaz sana...Velhasıl, acı biberdir el kapısı.Ben onu bunu bilmem, şu yalan dünyada en iyisi, el kapısına hiç muhtaç olmamaktır...
Sustu bir vakit, ellerinin üzerindeki kahverengi lekelere bakarak derin derin soludu.
O şahıs her kimse, hırs atına binmiş gidiyor, dedi sonra;düşmesi yakındır senin anlayacağın.Lakin düştüğünü farkeder mi, orasını bilemem.