Gırnavas
harabeleri aklına geldi. Çocukluğunun korku merkeziydi. Cinlerin
uğrak yeriydi. Özellikle cinlerle ilgili hikâyeler buradan yayılır, anne
babasının sözünü dinlemeyen çocuklar bu masallarla korkutulurdu.
Haksızlık yapılıyordu bu kadim şehre ve yaşadıklarına. Vadi güzel bir
kızın kalçalarındaki kıvrımlar gibi uzanırken;kavak, nar, incir, kayısı, üzüm, armut ve ceviz ağaçlarıyla adeta Sümerlerin cenneti olan Dilmun'du...
“Amacına göre hareket et Neron. Senin amacın nedir? Güç sa-
hibi ve iktidar mı olmak istiyorsun? Yoksa çok ilgi duyduğun sanatçı
kişiliğini mi yaşamak istiyorsun?”
“Güç istiyorum” demişti Neron.
“O zaman annenin dediklerini yapacaksın.”
“Ama hem güçlü, hem de farklı olmak istiyorum.”
“Yani elinde güç bulundurarak, diğer imparatorlardan farklı ol-
mak istiyorsun, öyle mi?”
“Evet.”
“İktidar ve güç bir hastalıktır. Sen onu değil o seni kendine
benzetecektir. Ve şunu da unutma, iktidar demek sömürü demek,
acımasızlık demek, zulüm demektir. Sen bunları yapabilecek misin?”
Kızın bakışlarında insanı rahatlatan bir keskinlik vardı. Nefruri reçine ve lotus koku- yordu. Dudakları hurma şarabından daha tatlıydı. Zarif ve tüy gibi hafif olan bedenini kollarının arasına aldı. Sevişmeleri sonsuzluğu; zamansızlığa hâkim kılıyordu. Narin ve tüysüz bacaklarını Robin’in bacaklarına dolanırken, sanki sarmaşık gibiydi. Kızın inlemeleri, ha- vada uçan kutsal ibis kuşlarını bile yolundan alıkoyup havada dai- reler çizmelerine neden olurken; güneş bu sahneyi kaçırmamak için batımını erteliyordu. Tüm Mısır’ın kadimleri bu şehveti hissederken, kör kral firavun Anysis’in piramitteki mumyası bile ayaklanmış on- ları kör gözlerle izliyordu. Büyük aslan sfenksi sevinçten kükremişti. Ölüler diyarı Karnak vadisindeki tüm ölüler başlarını mezardan kal- dırmış, kim bunlar diyorlardı. Ölüler için yerleri deşifre olmuşken, yaşayanlar ölüler gibi duygusal olmayıp bu muazzam birleşmeyi his- setmediler bile.
Bir yaz günü öğleden sonrasıydı. Hava çok sıcak ve bunaltıcıy- dı. Göl masmavi ve dingindi. Tıpkı gökyüzünün mavisi gibi. Bakış- ları gölün dinginliğinde kaybolmuştu. Lade kuğu gibi kadındı. Za- rafettin ve güzelliğin ta kendisiydi. Her sıkıldığında huzuru burada ve suda buluyordu. Sessizce onu kucaklamak isteyen göl, sabırsızlıkla bekliyordu. Üstündekileri bir çırpıda indirmişti. Teni beyaz ötesiydi. Beyaz, tenin beyazlığı karşısında kendini kara hissediyordu. Göğüs- leri bir çiçeğin tomurcukları gibi taze ve diriydi. İncecik beli, kalça- ların kıvrımları, tenin körpe beyaz ötesi güzelliği ile alışılmış güzel- liklerin dışında, tanrıları da kendine hayran bırakacak güzellikleydi.