Kapkaranlığın içinde beyaz bir leke büyüyerek belirmeye başladı. İlk başta nokta gibi olan ışık, gittikçe büyüyerek Robin’i kendine doğru çekmeye başladı. Her ne kadar içeriye girme- mek için direndiyse de, artık çok geçti. Vantuz gibi onu yutuyordu. Yutarken de muazzam parlaklıktaki beyaz ışığın içinde geçiyordu. Bir koridordu. Tutunacak hiçbir şey yoktu. Zaman ile zamansızlığın kesişme noktasıydı. Bir boğaz, derin bir boşluktaydı sanki. Zaman kavramının olmadığı, bir meçhule doğru gidiyordu. Işığın kör edici parlaklığından dolayı gözlerini açamıyordu. Ne zamandan beri bu koridordan geçtiğini bilmiyordu. Bedeni enerjiye dönüşmüştü. Zer- reciklere ayrılan beden, kendini tekrar ifade edebilmek için, bir araya gelmeye çalışıyordu. Parlak ışıktan oluşan koridorun sonu siyah bir leke gibi görünüyordu. Gittikçe büyüyen siyah leke, parlak ışığı hızla içine alıyordu. Ve parlak ışığın bitişi, siyahın tamamen hâkim olduğu anda, Robin karanlığın içine düştü. Düşerken de yerdeki sert zemini hissetmesiyle beraber kendinden geçip bayıldı. Kendine geldiğinde her taraf zifiri karanlıktı. Gördüğü karanlık, hayatı boyunca gördü- ğü karanlıklara hiç benzemiyordu. Koca karanlığın içinde tek başına, uçsuz bucaksız çölün ortasında kaybolmuş gibiydi sanki. Eller, gözler olmuştu. Elleriyle bir şeyler aradı; ama bulamadı. Zemini yokladı, sert ve soğuktu. Ayağa kalkmaya çalışırken; başı döndü ve yere yığıl- dı. Uyku ile uyanıklığın, bilinç ile bilinçsizliğin arasındaki bir yerdey- di. Yaşadıkları rüya mı yoksa gerçek miydi? Bunu bilmiyor, ama rüya olmasını çok istiyordu. Hayatından kesitler beliriyordu gözlerinin önüne. Üniversiteye gittiği ilk gün, okula kayıt, ilk aşkı ve insanların ona bakış tuhaflığı. Herkesin ondan beklediği tıp fakültesine girmeyi çok istemiş, ama puanları yetmeyince