Şeyda Apaydın

Şeyda Apaydın
@ApaydinS
9 okur puanı
Şubat 2024 tarihinde katıldı
10/10
·280 syf.··
2024 6. kitabı
ANNA KARENİNA İLE KONUŞMAK İSTEMEZ MİYDİNİZ? Düşünsenize, bir kente giriyorsunuz, kendinize kalacak yer ayarladıktan sonra dolaşmaya başlıyorsunuz. Sokaklarda şiir taşlarıyla karşılaşıyorsunuz. Tam şiirleri okuyup kendinizden geçerken, bu kez onunla ilgili kişiler çıkıyor karşınıza. Bunlardan biri Don Kişot mesela. Onunla oturup sohbet etmeye başlıyorsunuz. Ona soracaklarınızı soruyorsunuz, cevap veriyor, yazılmamış ayrıntıları anlatıyor, hatta size sorular soruyor. Ne hissedersiniz? Kentin sokaklarında ilerlerken, birden gözünüze biri ilişiyor. Tanıyorsunuz ama bir süre çıkaramıyorsunuz kim olduğunu. Sonra anlıyorsunuz ki Fransız Teğmenin Kadını romanındaki Sarah. Madam Bovary 'i ararken, Anayurt Oteli'nin kahramanı Zebercet'le karşılaşıyorsunuz. Sonra Anton Çehov'un Küçük Köpekli Kadın öyküsünün kahramanı Anna Sergeyevna ile konuşuyorsunuz. Anna, Emma Bovary'i tanıyor, size onun evini tarif ediyor. Bovary'nin evine gitmez misiniz? Emma sizi kabul ediyor, taraçada karşılıklı oturuyorsunuz, size "Demek beni bir de benim ağzımdan tanımak için geldin buraya öyle mi?" diye soruyor. Siz de ona yaşamı hakkında merak ettiklerinizi soruyorsunuz. Emma size kitabın yazarını çekiştiriyor. Sohbetin sonunda "Bakın, arka sokakta bir arkadaşım, Anna Karenina oturuyor, onunla da konuşun, yaşadıklarımızın birbirine benzeyen birçok yanı vardır. O da benim gibi aşkın, anlaşılamamanın kurbanıdır" diyor. Konuşmaz mısınız Anna Karenina ile? Bir kapı var ki, önünde heyecandan duramıyorsunuz. Kapı açılıyor ve size gülümseyen "Geleceğinizi biliyordum, Emma söylemişti, buyrun" diyen Anna Karenina. Anna'nın güzelliği büyülüyor. Kekeleyerek konuşabiliyorsunuz. Anna'ya, Emma ile konuştuklarınızı anlatıyorsunuz, Anna başlıyor sitem etmeye: "Beni Emma ile aynı kefeye koyanlar var bu
Kurmaca Kişiler KentiEmin Özdemir · Bilgi Yayınevi · 201240 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
UMAMİ TADINDA BİR ROMAN: HEDER AĞACI
10/10
·372 syf.··
2024 5. kitabı
UMAMİ TADINDA BİR ROMAN: HEDER AĞACI Hayatın telaşlı koşuşturması içindeyken, bir an âşık olduğunuz kişi aklınıza gelse ve her şey değişiverse, yüreğinizde kanat çırpan kuşların rüzgârıyla yavaş yavaş gökyüzüne çıksanız, bir bulutun üzerinde bağdaş kurup otursanız, aşağıda ne görürdünüz? Yeryüzünün acıklı hâlini mi, yoksa hayatın güzelliklerini mi? Bir gencin sevdiğine aşkını ilan edişini mi, bir amcanın yeğenini vahşice öldürmesini mi? Doğanın gücü karşısında aciz kalanları mı, doğanın cömertçe sunduğu renkleri, kokuları, sesleri iliklerine kadar hissedenleri mi? İyilikleri mi, kötülükleri mi? Abdullah Ataşçı’nın Everest Yayınları’ndan çıkan romanı Heder Ağacı, size dünyayı bulutların üzerinden kuş bakışı izletirken, insan olmanın türlü hâllerini mercek altına alıyor. Günümüzden yüz elli yıl öncesine kapı aralayan roman; kurgusu, akıcılığı ve enerjisiyle Jack London kitapları kadar heyecan uyandırıyor. İnsanın doğayla mücadelesinin anlatıldığı bölümlerde kitabı okumuyor, anlatılanları âdeta yaşıyorsunuz. Yaşar Kemal’in eşsiz doğa betimlemelerini seviyorsanız, Ataşçı’nın doğa gözlemi ve aktarımındaki inceliklerden büyük keyif alacaksınız. Heder Ağacı; onlarca rengi, kokuyu, ışığı, sesi iliklerinize kadar hissettirecek. Bazen kitabın sayfalarını çevirdiğinizi unutup, bir suyun kenarına ışınlanacak, roman kahramanlarından Lütfi’nin yanında, siz de renk cümbüşünün içinde doğayı soluyacaksınız. Bazen bir kayanın üzerindeki çekirgenin gerinmesiyle başlayacak sabah ve üzerinize doğan güneşi hissedeceksiniz. Oturduğunuz yerde pürenlerin, yarpuzların, kekiklerin kokusu gelecek burnunuza. Heder Ağacı’ndaki en etkileyici unsurlardan biri de Murat Nehri’ne ilişkin betimlemeler. Romanın damarlarında âdeta kan gibi dolaşan Murat Nehri’nin Ağrı Dağı’ndan doğuşu, hayata
Heder AğacıAbdullah Ataşçı · Everest Yayınları · 2022201 okunma
10/10
·3148 syf.··
Beğendi
·
2024 4. kitabı
PROUST VE KAYBETME KORKUSU Kaybetme korkusu, kaybetmekten daha ağır bir yük olabiliyor yüreğimize. İnsan kendine itiraf etmese de, “kaybetmek”, belki de o kaybetme korkusunun yok olması yüzünden ferahlatıcı bir etki yaratabiliyor. Kaybetme korkusu yok olduktan sonra boşalan yer, yeni duygularla doluyor. Bu kez, yaşananları korumak için insan anılarını sarıp sarmalıyor. Sahi, hangimiz anılarımızı acımasız bir nehir gibi akan zamanın elinden kurtarmak için çaba göstermeyiz ki? O nehirden kapabildiğimiz; kimi zaman bir fotoğraf, kimi zaman bir kolye, kimi zaman da kokusu uçmuş bir giysidir belki... Gerçekte olmayan o kokuyu içimize çeker, geçmişe döneriz. Geçmişimizdeki bazı anları belki birazcık çalabiliriz o nehirden. Ama ya duygular? Onları tümüyle çekip çıkarabilir miyiz oradan? Fransız edebiyatının en önemli yazarlarından Marcel Proust, on yedi yılda yazdığı Kayıp Zamanın İzinde adlı nehir romanında, duygularını uçup gitmekten büyük ölçüde kurtarmayı başarmış. Yedi ciltlik eseri okuyup rafa koyduktan sonra geriye çekilip baktığımda, farklı bir aydınlanma yaşadım. Okurken, enfes betimlemelere, olaylara daldığımdan, fark etmemişim. Romanın ana duygusu, korkuydu! Kaybetme korkusu. Proust, kaybetme korkusuyla mayalanmış bir ruhun yaşadığı sıkıntıları tüm detaylarıyla aktarmıştı. Proust’un otobiyografik ögeler içeren eseri, on yaşında astım krizi geçiren ve sonrasında ailenin üzerine titrediği çocuğun gözünden, tüm dünyayı sunuyor okura. Aşırı özen gösterilen bu çocuğun yüreğine “kaybetme korkusu” nun nasıl yerleştiğini, ilk kitapta iliklerime kadar hissettim. Annesine aşırı bağımlılığı bu dönemde başlayan cılız çocuk, ondan bir “huzur öpücüğü” almadan uyuyamıyor. Yaşam kalitesi hassas dengelere bağlı olan çocuk; stresle, takıntılarla boğuşuyor. Başlarda farkında
Kayıp Zamanın İzindeMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 2024743 okunma
Pessoa Pessoa'yı Anlatıyor
10/10
·280 syf.··
Beğendi
·
2024 2. kitabı
HAYALET YAZARLARININ KÂTİBİ PESSOA Herkes için hayat değerli. Bu yüzden hepimiz çaba göstermiyor muyuz? Güzel yaşamaya, uzun yaşamaya çalışmıyor muyuz? Bunun için değil mi dünyanın hengâmesi? Peki bir değil de birçok hayatı yaşama olanağımız olsaydı, aynı şeyleri yapar mıydık? Bana bütün bunları düşündüren, Portekizli yazar Fernando Pessoa. Hani şu meşhur “Huzursuzluğun Kitabı”nın yazarı. Kırk yedi yıllık ömrüne pek çok ayrı benliği sığdıran dâhi. Ölümünden sonra açılan tahta sandıkta bulunan yirmi yedi bin sayfalık edebî mirası ile dünyaya hâlâ bir şeyler söyleyen, edebiyat dünyasını besleyen yazar. Yazılarını yetmiş iki ayrı yazar kimliği ile dünyaya bırakan Pessoa için “mahlas kullanmış” demek yüzeysel bir yaklaşım olur. Pessoa, sadece farklı isimler kullanarak yazılar yazmamış. Öncelikle zihninde hayali yazarlar yaratmış. Onları kimlikleri, sosyal statüleri, üslupları, fikirleri ile kanlı canlı birer “kişi” olarak algılamış. “Yazarın kendisinden başka biri gibi yazması” olarak tanımlanan “Heteronim”i kullanarak, içindeki “çoklu yaşam”ı, “yaşamlar”ı edebiyata yansıtıp mahlas kullanmanın çok ötesine geçmiş. Pessoa’nın edebiyatta seçtiği yol, yetmiş iki ayrı yazar oyununu oynayarak yazılar yazması, akıllara “Acaba şizofreni hastası mıydı?” düşüncesini akla getirirken, “Ancak bir dehâ böyle bir şeyi başarabilir” yorumları da yapılıyor. Edebiyat dünyasının tartıştığı bu konuyu ben de merak ettim. “Huzursuzluğun Kitabı” ve “Anarşist Banker” kitaplarını okuduktan sonra, onu daha iyi tanımak için aldığım “Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor” kitabında sorularıma açıklık getiren yine Pessoa’nın kendisi oldu. Işık Ergüden’in derlediği ve Türkçeleştirdiği Sel Yayınları etiketli “Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor” kitabında, mektuplarla, günlüklerle, yazarın kendi analizleriyle kişiliği ve
Pessoa Pessoa'yı AnlatıyorFernando Pessoa · Sel Yayıncılık · 2019563 okunma
Oblomov'la Bir Hafta
10/10
·622 syf.··
2024 3. kitabı
OBLOMOV’LA BİR HAFTA Şeyda Apaydın Yarı aralık duran pencereden, yola dökülmüş kuru yaprakların hışırtısı geldiğinde, ürperdim. Pencereyi sonbahara kapattıktan sonra battaniyemi ve kitabımı alıp uzandım kanepeye. Kitap da kitap hani… Gerçekten tuğla gibi. Tam altı yüz on dokuz sayfa. Kendime “Korkma, Marcel Proust’un üç bin sayfalık Kayıp Zamanın İzinde’sini okudun. Bu ne ki?” dedim. Kitabın ön sözüne bakınca gözlerime inanamadım. Oblomov sadece bir ayda yazılmış. Ivan Aleksandroviç Gonçarov “Bu büyük romanın bir ay içinde yazılması belki de imkânsız görünür. Ama unutmayın ki, bu eseri yıllarca kafamda taşıdım ve onu ancak kâğıda geçirmek kalmıştı.” demiş. Kitabı şöyle bir karıştırdım. İnce duygular, zarif betimlemeler… Neyse ki cümleleri Proust’unkiler kadar uzun değil. Ön sözünde, “Oblomov’un rüyası” bölümüne dikkat çekilmiş. “Geçmiş zamanı, adeta beş duyunun birden yardımıyla dirilten bu ‘Rüya’yı Marcel Proust okumuş olsaydı, Gonçarov’u kendine en yakın romancılardan sayabilirdi. Proust da onun gibi anlattığı âlemden hiçbir şeyin kaybolmasına razı olmuyor…” denilmiş. “Tembelliğin sembolü” olarak bilinen, psikiyatri literatürüne girmiş, bir hastalığın adı olmuş, otuzlu yaşlardaki Oblomov’un yatakta başlayan hikâyesi, yalın anlatımıyla sarıverdi ruhumu. Sonbahar serinliğinde günler akıp giderken, üzerime çektiğim ince battaniye, gittikçe ağırlaşmaya başladı sanki. Kitabın kahramanı İlya İlyiç Oblomov; yatağından kalkıp az ötesinde duran masaya gitmeye, işleri yürütmek için gereken mektupları yazmaya bile üşenirken, ben de yavaş yavaş yapmam gereken işleri ertelediğimi fark ettim. Güneş varken okumak iyiydi de, akşam çökmeye başladığında, kalkıp lambayı yakmaya üşenir oldum. Onun gibi, gözlerimi kapatıp, yapacağım işleri planlamaya, düşünmeye başladım.
Oblomovİvan Gonçarov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202149,8bin okunma