Apozbenn

Apozbenn
quisquis ad vitam editur, ad mortem destinatur.
Mühendis
32 okur puanı
Eylül 2022 tarihinde katıldı
4.Bölüm: Gecenin Sesi
Yoğun geçen bir iş gününden sonra eve gitmek için çıktım. Ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Çıkmadan önce sevdiğim kahvemden almayı unutmuştum. İçimden "Kahvesiz nasıl eve dönerim?" diye geçirdim. Gözlerimi gökyüzüne dikmeliyim diye düşündüm. İnsan ancak bu şekilde kendi varlığının ötesindeki şeyleri görebilirdi.İnsani özelliklerini en üst düzeyde kullanılması gereken bir işti neticede. Hava bulutlarla kaplıydı. Ay, doğum sancılarıyla gökyüzünde yükseliyordu. Güneş batıyordu. Yürürken aklımda birçok düşünce dolaşıyordu. Yoğun iş temposunun getirdiği yorgunluk, günlük hayatın koşuşturmacası ve evde beni bekleyen sorumluluklar... Tüm bunlara rağmen, gökyüzüne baktığımda içimde bir huzur ve dinginlik hissediyordum. Bir an durdum ve gökyüzüne baktım. Ay, tüm ihtişamıyla gökyüzünde parlıyordu. Etrafındaki yıldızlar da ona eşlik ediyordu. Bu kadar güzel bir manzara karşısında kendimi çok küçük ve önemsiz hissediyordum. Tüm dertlerim ve tasalarım bir anda kaybolup gitmişti. Bir süre gökyüzünü seyrettikten sonra eve doğru yürümeye devam ettim. Eve geldiğimde beni bekleyen çok fazla iş vardı. Sabah düşüncelere boğulurken etrafı ne kadar dağıttığımı fark ettim. Dağınıklığı görünce bir an için bunaldım, ama sonra kendimi toparladım ve işe koyuldum. Öncelikle mutfağı ve salonu düzenledim. Yerleri süpürdüm, bulaşıkları yıkadım ve etrafa saçılmış eşyaları yerlerine kaldırdım. Sonra yorgunluğumu bir kenara bırakıp biraz atıştırdım. Akşam yemeğinden sonra, sabah Platon ile ilgili aldığım notlara bir göz gezdirdim. Notları okurken, Platon'un fikirleri hakkında daha fazla düşünmeye başladım. Onun idealar kuramı ve felsefeye bakış açısı beni oldukça etkiledi. Hakkında bildiklerim fazla yüzeyseldi. Notlarımda şunlar yazıyordu: -Geçmişinde çok soylu ve zengin bir aileden gelmesi
Bilim ve Felsefe
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
3.Bölüm Merhaba Gökyüzü
Her zaman gördüğümden fazlasını olduğunu biliyorum Dünyanın . Radyo dalgalarının gizemli fısıltıları, karanlık cisim ışımasının sessiz parıltısı... Hepsi, algılarımızın ötesinde var olan bir gerçeğin ipuçlarıydı. Ama idealar doğrultusunda bir gerçekliğin var olma ihtimali kafamı kurcalamaya başlamıştı. Bilinçaltımın bana oynadığı bu oyunun üzerine daha fazla düşünmeye koyuldum. Her gün işe gitmeden önce kahvemi yudumlarken sitcom dizileri izlerdim. Ama bu gün benim için derinlemesine bir araştırma günüydü. Hatta neredeyse işe geç kalacaktım. Çıkmadan önce Platon ile ilgili araştırmalar yapıyordum. Eflatun olarak anıldığı dönemler hakkında ayrıntılı araştırmalar yaptım. Bulgularım bana antik düşüncelerin geçmişte de ne kadar ciddiye alındığını gösteriyordu.Önemli gördüğüm bilgileri notlarıma yazarak bu kısa araştırmalarımı sonlandırdım. İşe gitmek için hazırlanıp evden çıktım. Sabahın erken saatlerinde hava açık ve parlaktı. Güneşten üzerimize düşen mor ötesi ışığı düşündüm. Gözlerim bu tarz bir ışığa duyarlı değildi, ama onun her an üzerime nüfuz ettiğinin farkındaydım. Bu görünmez ışık, güneş ışığının sadece bir kısmıydı. Görünen ışığın ötesinde, algılarımızın kavrayamadığı birçok şey vardı. Prizmadan çıkan ışığın spektrumunu ve mor ötesi ışığı keşfini zihnimde canlandırmaya çalışırken, Newton'un o anki duygularını düşünmeden edemedim. Işığın olmadığı bir yerde, gökkuşağının renklerinden öte, yepyeni bir ışık bandı keşfetmiş olması... Bu, herhalde tarifsiz bir heyecan ve merak duygusu uyandırmış olmalıydı. Gözle görünmez bir ışığa sahip gaz lambasıyla, Newton'un sadece ışığın doğasını aydınlatmadığını, aynı zamanda geleceğe de ışık tuttuğunun bilincinde olması gerekirdi. Düşüncelere dalmışken, iş yerime geldiğimi fark ettim. Aklım hala Newton'un deneyinde ve mor
Bilim ve Felsefe
2. Bölüm: Gerçeğin Gölgesi Gözlerimi açtığımda, karanlık ve nemli bir mağaradaydım. Etrafımı saran tek şey, mağaranın girişinden sızan zayıf bir güneş ışığıydı. Kafam karmakarışıktı, ne olduğunu ve nasıl buraya geldiğimi hatırlayamıyordum. Korku ve endişe tüm benliğimi sarmıştı. Ayağa kalkıp etrafıma bakındım. Mağaranın duvarları pürüzlü ve soğuktu. Yerler kaygan taşlarla doluydu. Etrafta tek bir canlı varlık görünmüyordu. Yalnızdım. Birden, mağaranın girişinde bir adam belirdi. Güneş ışığı tam arkasından vuruyordu ve yüzünü göremiyordum. Sessizce bana doğru yaklaştı. "Neredeyim?" diye sordum, sesim titriyordu. Adam durdu ve bana baktı. Gözlerinde bilgelik ve derinlik vardı. "Mağaradasın," dedi. "Hepimiz mağaradayız." Ne demek istediğini anlamadım. "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Adam elini mağaranın girişine doğru uzattı. "Orada gördüğün ışık, gerçek dünyanın ışığıdır," dedi. "Ama biz, o ışığı doğrudan göremiyoruz. Gördüğümüz tek şey, mağaranın duvarlarına yansıyan gölgelerdir." Sözleri kafamı karıştırmıştı. "Gölgeler mi?" diye sordum. "Ne demek istiyorsun?" Adam mağaranın duvarlarına işaret etti. "Bak," dedi. "Duvarlarda gördüğün nesneler, gerçek dünyadaki nesnelerin gölgeleridir. Biz, bu gölgeleri gerçek sanıyoruz. Ama onlar sadece birer yanılsamadan ibarettir." Söyledikleri aklımı allak bullak etti. Hayatım boyunca gördüğüm her şey birer gölge miydi? Ailem, arkadaşlarım, yaşadığım şehir... Hepsi birer yanılsama mıydı? Adam, mağaranın girişinde durdu ve bana döndü. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. "Hepimiz bu mağarada doğarız," dedi. "Doğduğumuz andan itibaren, mağaranın duvarlarına yansıyan gölgeleri görmeye başlarız. Bu gölgeler, bizim için gerçeklik olur. Ailemiz, arkadaşlarımız, yaşadığımız dünya... Hepsi bu gölgelerden oluşur."Ama gerçek dünya, mağarada
Felsefe
1.Bölüm Rüyalarda Gizlenen Gerçek
Güneş batarken gökyüzünü altın rengi bir örtüyle kaplanmıştı. Yorgun bir günün ardından pencereden dışarı bakarken, akşamın sakinliğine teslim olmuştum. Düşüncelerim zihnimde bir kelebek gibi uçuşuyordu. yarının planlanını yapıyordum. Yavaşça yatağıma uzandım ve gözlerimi kapattım. Uykunun karanlığı beni sardıkça, bilincinin sınırları bulanıklaşmaya başladı. Bir kafede olduğumu fark ettiğimde şaşırmıştım. Ahşap mobilyaların sıcaklığı, loş ışıkların yarattığı samimi atmosfer ve havada dolaşan kahve kokusu beni rahatlatmıştı. Masalarda kitap okuyan, sohbet eden veya kahve içen insanlar vardı. Her köşede bir hikaye gizlenmiş gibiydi. Boş bir masaya otururken, birden karşımda bir adam belirdi. Sıradan bir görünümü vardı. Gözlerinde parlayan ışık, ruhunun derinliklerine uzanan bir pencere gibiydi. "Merhaba," dedi adam nazik bir sesle. "Buraya hoş geldin." Kim olduğunu sordum. Gülümseyerek, "Ben sadece bir yol göstericiyim," dedi. Adam, idealar evreninin nasıl işlediğini anlatmaya başladı. Her şeyin idealar evreninde bir karşılığının olduğundan bahsetti ve maddi dünyadaki nesnelerin bu ideaların kusurlu kopyaları olduğunu söyledi. Sözleri zihnimde yankılandı. idealar evreni... Bu gizemli kavram, her zaman ilgimi çekmişti. Maddi dünyanın ötesinde, mükemmel ve değişmez varlıkların bulunduğu bir yer... Bu fikrin büyüsü beni sarmıştı. Adam devam etti: "İdealizm , maddi dünyanın ötesinde, mükemmel ve değişmez varlıkların bulunduğu bir idealar evreninin varlığını savunan bir felsefi akımdır. Bu evrende, her şeyin bir ideaları vardır. Örneğin, bir bardak ideal bir bardak formunun bir kopyasıdır. Gerçek bardaklar kırılıp dökülebilir, ancak ideal bardak sonsuza kadar mükemmel bir şekilde varlığını sürdürebilirdi." "Platon, idealar evreninin en önemli savunucularından
Felsefe
İç çekişim
Kaldırımların soğuk taşlarını yalayıp geçen rüzgarın uğultusu, ruhumun fısıltılarında yankılanıyordu. Gri bulutlar gökyüzünü bir kefen gibi sarmış, şehrin üzerine kasvetli bir gölge düşürmüştü. Dondurucu bir rüzgar, derimi delerek en derin hislerime kadar işliyordu. Varlığımın anlamını sorgularken, ruhum bir sis bulutunun içinde kaybolmuş gibiydi. Duygularım donuklaşmış, zihnim puslu bir sisle kaplanmıştı. Hayatımın boşluğu beni daha da derine çekiyordu, adeta bir uçuruma sürükleniyordum. Kendi hayatımın kuklası gibiydim, görünmez bir ip tarafından yönetiliyordum. Nereye gittiğimi, ne yapmak istediğimi bilmiyordum. Bir yaprak gibi rüzgarın insafına kalmıştım. Geçmişin hayaletleri peşimde, geleceğin belirsizliği boğazımı sıkıyordu. Her adımda varoluşumun ağırlığı altında eziliyordum. Sanki bir bataklığa gömülüyordum, her nefes alışımda daha da derine batıyordum. Umut ışığı sönüyor, karanlık beni yutuyordu. Boşluk... Sonsuz bir boşluk... Hayatım bu mu? Varoluşumun tek anlamı bu arafın tadını çıkartmaya çalışmak mıydı? Yoksa bir çıkış yolu var mıydı? Bu karanlığı aşmanın bir yolu...