Ev, sağdaki son evdi...
En büyük ve en beyaz olan.
Yaklaştıkça bina sanki daha da pürüzsüz bir hal alıyordu. Bildiğim bir adı yoktu. Ya da numarası. Çatısı ve duvarları yamalıydı ve sağa sola sarkıyordu her şey.
Posta için duvara asılmış bir dolap vardı ve eski püskü kırmızı bir araba binaya o kadar yakın park etmişti ki binanın bir parçasıymış gibi görünüyordu. Açık bir pencereden evin içini görmüştüm. Su mavisi ve eşyasız, hücre gibi küçüktü. Bir duvarının üst tarafına konumlandırılmış geniş ve kısa bir penceresi vardı. Güneş ışığı saksıdaki bitkiye vurarak testere dişli yapraklarını iyice keskinleştiriyordu.
Dışarıda çitler yükseliyordu. Büyük, sık, balta girmemiş bahçesi üçgen şeklindeydi. Kırmızı pembe bir kapı da menteşelerini bir dil gibi çıkarmış sallıyordu. Yapraklardaki boşlukların arasından, birbiriyle uyuşmayan sandalyeler dedikoducu bir grup insan gibi bir arada görülüyordu.
Kadın bir nostaljinin arkasına takılmış gibi gökyüzüne, denize, Boğaz Köprüsü'ne ve göğün karnına saplanmış birer mızrak gibi duran minarelere baktı.
Kadının alnında mağara duvarlarına çizilen resimler gibi şekiller belirip, kayboldu.
Gözlerini hafifçe kapatıp, şehrin sesini dinledi.
Seslerin berraklığı arttıkça yüzü gölgelendi.
İstanbul...
Gözlerini açtı.
İstanbul... ♡