"Ben bilge değilim...
Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya.
Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm.
Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.
Nafile..."
Kışın, kırağı kaplı bir tepe sabah sisinin içinde kayboluyor.
Yazın, sokak lambasının ışığında gece kelebekleri dönüp duruyor.
Sonbaharda, kaldırımın hafifçe çökmüş, çukurlaşmış yerindeki su birikintisine iri damlalar düşüyor.
Bunları seyrederken ta derinde bir yerde hissedilen sıkıntı...
Bebekken senin değil de bir başkasının kucağa alındığı , seninki değil de bir başkasıyla göz göze gelinmeye çalışıldığı, büyüklerin gülünç seslerle ve gülünçleştirdikleri suratlarıyla sana değil bir başkasına yaklaştıkları bir günün ya da gecenin, günlerin, gecelerin sıkıntısı.
Bıkmadan iz süren sıkıntı...
Yabani buğdayların düzlüğün de rüzgar olan sıkıntı.
Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor.
Yadırgamıyoruz...
Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz.
Köpekler insanlara aşağılardan bir yerden üzgün üzgün bakar ve aksak ritimli şarkılar söylerler.
Sokak köpeklerinin söylediği şarkılar genellikle çöplüklerde geçen bir hayatın zorlukları ya da belediye tarafından zehirlenmek ile ilgilidir.
Ev köpekleriyse şarkılarında, aynada kendini görmenin baş döndüren kederinden ve şehrin dışına götürülüp bırakılmaktan söz ederler.