Adelaide Williams, Amerika’dan Londra’ya taşınan genç bir kadın. Kendisini bulma çabası içinde, Rory adında bir adama âşık oluyor. Başta o aşk büyülü, umut dolu; ama zaman geçtikçe Rory’nin mesafeli ve tutarsız davranışları Adelaide’in iç dünyasında derin çatlaklar yaratıyor.
Rory karakteri günümüz tabiriyle tam bir toksik karaktere sahip. Sevmenin ne demek olduğunu tam bilemez bu kişiler ama bir şekilde kalbine dokunurlar insanın, işte Rory öyle biri. Adelaide’ye ilişkinin tüm yükünü yüklüyor. Onu sürekli ikilemde bırakıyor. Kayıplar yaşarken Adelaide onun hep yanında olduğu halde, onu yıpratıyor. Adelaide’nin kendisini bu toksik durumdan kurtarması uzun sürüyor. Çünkü Rory’nin hayatının aşkı olduğuna inanıyor.
Kitabın en etkileyici yanı Adelaide’in yaşadığı dönüşüm. Başta sadece sevilmek isteyen, kendi değerini başkalarının ilgisinde arayan biriyken; sonunda kendini sevmeyi, kendi huzurunu korumayı öğreniyor. Bu, bana göre kitabın asıl noktası. Yazar, “kendi değerini bilmek” temasını öyle sade ama etkileyici işlemiş ki okurken defalarca düşündüm: “Gerçekten birini sevmek için önce kendimize şefkat gösterebiliyor muyuz?”
Kitabın dili akıcı, olay örgüsü sade ama duygusal derinliği güçlü. Belki konu olarak “sıradan” gelebilir, bir aşk hikâyesi sonuçta, ama anlatımı yüzeysel değil, tam tersine içe dokunan bir samimiyeti var.
Ben karakter odaklı kitapları severim. Olayları uzaktan izlemek, karakterin iç sesine tanık olmak, onunla birlikte dönüşmek isterim. Adelaide tam da bu tür bir roman. Okurken bir kenardan Adelaide’i izliyor ama aynı zamanda onunla birlikte nefes alıyorsun. Ayrıca Adelaide’nin kitaplar, filmler, tiyatrolar, şarkılar hakkındaki kültürel birikimi de çok hoşuma gitti. Hikayeye derinlik katıyor.
Kitabın sonlarına gelirken endişelendim, “Acaba mutsuz