{Hala somutluğa kavuşamamış, idealar dünyasında yaşayan Sevgili Dost'a...}
Sevgili Dost,
Portakal kokulu bir masadan yazıyorum sana. Mum ışığında.
Kelimelerim bu yazıyı mektup yapacak kadar kuvvetli değil, kavonozun içindeki mumlarım ısısını bana verecek kadar güçlü oysa ki.
Portakal'im yanarak kokusunu bana bağışlayacak kadar cesur, ben iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kadar korkak..
korkaklığım eksiltili bırakacak cümleleri, bağışla beni.
Hem hangi güzelliği yetirebilirim ki karşında bu kendini bilmez halimle...
Sevgili Dost,
Mum ışığı; çocukluk biraz da.
Küçükken biz, altı yaşlarındayken, " mum ışığında televizyon izleriz, salı günleri cuma namazından dönünce nenemle" diye fıkra anlatır, gülerdik. Hem de her seferinde sanki ilk kez duyuyormuşcasına.
Sevgili Dost,
Ben şimdilerde daha iyi anlıyorum. Mum ışığında televizyon izlenirmis. Oturulup sohbet edilirmiş. Kitap okunurmuş mum ışığında. Mektup yazılırmış, yazılmaya cesaret edilirmiş en azından.
Bir mumun yok oluşu, var edermiş insanı.
Sevgili Dost,
Biz küçükken çok gülerdik, her şeye... Sanki hep "Ebruli" çalıyor gibi radyoda.
Biz çocukken radyo vardı Sevgili Dost.
Biz çocukken kirli değildi bu kadar dünya.
Sevgili Dost,
Sahi, ne zaman geldik bu noktaya?
Ben bodruma saklandığımda mı saklambaç oynarken. Ha, ne zaman...
Sevgili Dost,
"En vahşi arzulara en masum giysileri" giydirirken çıplaklığımız hiç mi üşütmedi bizi. Hala hiç mi üşümüyoruz...
Sevgili Dost,