s:315
"Bir insanın inançları öyle emrettiği için şu veya bu içecekten, şu veya bu besinden uzak durması, saygı duyduğum bir tavır. Ben bunun başkalarına dayatılmasını, hele bu işe hükümetlerin karışmasını kabullenemiyorum."
"Çünkü sana göre her yurttaş kararlarını kendi almalı, hükümetlerin yasaklama yetkisi olmamalı, öyle mi? Kokain veya esrar içilmesini yasaklamıyorlar mı peki? Ama senin bakış açına göre, bu uyuşturucular da yasaklanmamalı herhalde, değil mi?"
Konuşma beklediğimden de çabuk bir şekilde koyu dindar ile hür düşünceli arasında bir düelloya dönüşmeye başlamıştı. Ama erkek erkeğe konuşmaya başlamadan önce bu aşamayı geçmek gerekiyordu. Her ne olursa olsun, sadece onun sahasındayım diye teslim olacak değildim. Tam tersine. Doğu Akdeniz'de insan konuğunun isteklerine boyun eğer, ona kendi yasalarını dayatmaz. En azından, daha iyi zamanlarda böyle davranılırdı.
"Kimse, hiçbir yasak konmasın demiyor. Ama dindaşlarının bazıları bu yasaklama işinde çok hızlı. Sanki kutsal metinlerde, bir yasak daha bulsak da hemen ilan etsek diye araştırma yaptıkları izlenimi uyanıyor. Bir gün birisi İngiliz püritenleri hakkında, 'Onlar gerçek anlamda bağnaz değil, sadece hiçbir yerde hiç kimsenin gülüp eğlenmediğinden emin olmak istiyorlar' demişti."
Nidal tek kelime etmeden sırıttı. Sözü sürdürdüm:
"Ama soruna daha doğrudan cevap verecek olursam, cevabım elbette hayır; bazı maddeler zehirdir ve niye yasaklandıklarını anlıyorum. Ama şarap öyle mi? Sayısız Arap, Acem ve Türk şairin uğruna dizeler döktürdüğü şarap? Sufilerin içkisi olan şarap? Akşam arkadaşlarıyla buluşmak, gülmek, tartışmak ve iyi bir şişe şarap etrafında dünyayı yeniden kurmak soylu ve masum bir keyiftir, Bazıları içkiyi fazla kaçırıyor diye veya bazı dinler bunu yasaklıyor diye, herhangi bir iktidarın
Benim içimde değişen dinsel inançlarım değil, onlardan çıkardığım sonuçlar oldu" dedi; "Bana çocukluğumdan beri 'Hiç çalmayacaksın' diye öğretmişlerdi ve gerçekten de hiçbir şey aşırmadım, elimi kasaya atmadım, faturalarımda hiç hile yapmadım, bana ait olmayan bir şeyi sahiplenmedim. Kâğıt üzerinde vicdanım rahat edebilirdi. Ama Tanrı buyruğunu bu kadar asgari düzeyde ele almak bana bugün saçma ve alçakça geliyor.
"Eğer yöneticiler milletin servetine haksızca el koymuşsa ve onlara saray yapasın diye bunun bir bölümünü sana veriyorlarsa, sen de bir yağma girişimine ortak olmuyor musun? Masumların kapatılacakları ve içlerinden bazılarının işkencede ölecekleri bir hapishane inşa ediyorsan, öldürmemeni emreden buyruğu çiğnemiş olmuyor musun?
İdeal bir dünyada olaylar farklı cereyan edebilirdi.
Öyle bir dünyada, Yahudiler, atalarının iki bin yıl önce orada yaşadıklarını, İmparator Titus tarafından oradan kovulduklarını ve şimdi geri dönmeye karar verdiklerini açıklayarak Filistin'e gelirler, o ülkede yaşayan Araplar da onlara, 'Tabii, gelin içeri, hoş geldiniz! Ülkenin yarısını size bırakıyoruz, biz de gidip diğer yarıda yaşayacağız' diyebilirlerdi.
Gerçek dünyada böyle olamazdı. Araplar Yahudi göçünün birkaç mülteci topluluğundan ibaret olmadığını, ülkeyi sahiplenmeye yönelik örgütlü bir girişimin söz konusu olduğunu anlayınca, her halkın göstereceği tepkiyi gösterdiler: Bunu engellemek için silahlandılar.
Geçenlerde, bir İsrail büyükelçisinin ellili ve altmışlı yıllardaki kariyeriyle ilgili şu tanıklığını okudum: 'Görevimiz hassastı, çünkü hem Arapları İsrail'in yenilmezliğine hem de Batı'yı İsrail'in ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna ikna etmemiz gerekiyordu.'
Biraz geri çekilerek bakıldığında, bu diplomatın ve meslektaşlarının bu çelişkili görevin altından mükemmel kalktıklarını söyleyebiliriz..