Zamanın avuçlarımızın arasından bir su gibi süzülüp gidişini ne güzel izliyoruz. Dokunabildiğimiz her şeyin bir an sonra sadece birer "anı" haline gelmesi, insanın en büyük melankolisi ve belki de en derin gerçeğidir. Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki o ince çizgi, aslında insanın ömrünün kısa bir özetidir. Her sabah yeni bir umutla uyandığımız dünya, akşamın karanlığı çöktüğünde yerini bir hesaplaşmaya bırakır. Sabah geceye döner ama biz o geçen saatlerin içinde neyi tutup saklayabiliriz ki? İnsan, doğası gereği sahip olmak ister. Anlara, duygulara, sevdiklerine ve hatta rüzgara dokunmak ister. Oysa zaman, evrenin en "mülkiyet kabul etmez" kavramıdır. Takvimden kopan bir yaprağa dokunabiliriz ama o yaprağın temsil ettiği 24 saate asla... Geçip giden şeye ulaşmak, ona tanıklık etmektir; ancak ona sahip olmak, bir gölgeyi hapsetmeye çalışmak kadar imkansızdır. Kısacası; Hayat sahnesi; bitmiş bir rüya sekansı, görülmekte olan düş ve henüz kurgulanmamış bir hayaldir. D.Ç.