Herkese selamlarrrr! Şu meşhur Gece Yarısı Kütüphanesi’ni nihayet bitirdim. ;) Kitap, son yıllarda gördüğüm en büyük beklenti ile geldi. Herkesin elinde, herkesin kalbinde. Ben de büyük bir merakla Nora Seed’in hikayesine daldım. Konu, hepimizin en derin korkusu. Hayatımızda verdiğimiz kritik kararlar. İntiharın eşiğindeki Nora, sonsuz bir kütüphanede şunu seçseydim ne olurdu? diye düşündüğü tüm hayatları yaşama imkanı buluyor. Düşünce olarak harika, değil mi? İnsanın içini cız ettiren cinsten. Kitap o kadar akıcı ki, elinizden bırakamıyorsunuz. Matt Haig, okuru yakalamayı iyi biliyor. Ama ne zaman ki o akıcılık bitiyor, geriye koca bir boşluk hissi kalıyor. Benim için bu kitap, büyük bir fikri alıp, onu çok sığ bir zeminde harcamış maalesef.
Nora bir hayatı deniyor, bir iki sorunla karşılaşıyor ve hadi benden bu kadar! deyip bir sonrakine geçiyor. Bu, hayatı denemek değil, bir tiyatro oyununda kostüm değiştirmek gibi. Gerçek pişmanlık, insanın ruhunu sızlatan, yıllarca taşıdığı bir yüktür. Kitapta ise pişmanlıklar, hızlıca temizlenip rafa kaldırılan eski bir eşya muamelesi görüyor. Hiçbir hayatın zorluğu, Nora'ya gerçekten dokunmuyor.
Kitabın tüm yapısı, okuru tek bir finale yönlendirmek için kurulmuş “Yaşadığın hayat en iyisi.” Bu mesaj doğru olsa bile, bu kadar zorlama bir yolla verilmesi beni rahatsız etti. Kitap okumak, yazarın sürekli parmağını sallayıp bize “Mutlu Olman Gerek!” dediği bir ders saati değildir. Hikaye, kendi dersini kendisi vermeliydi. Haig ise her fırsatta araya girip, bize pozitif düşünme dersi veriyor.
Bu kitabın popülaritesinin sırrı, insanlara acil durum çözümü sunması. Zor zamanlardayız, bunalmış durumdayız. Haig geliyor ve diyor ki merak etme, o seçmediğin yolda da işler berbattı. Sen iyisin bu, ruhsal yorgunluktan kaçmak isteyen okur