İlk önce buna çok sıkıldım ve bayağı neticelerinden korktum. Fakat hayır, burası gerçekten garip bir yerdi. Hiçbir şeye hayret edilmiyor, hiçbir şeyin üzerinde fazla durulmuyordu. Burada insan, olduğu gibi, bütün hususiyetleriyle, kabahatleriyle, sakatlıklarıyla kabul ediliyordu. Ve bunlar ne kadar çok olursa o kadar hoşa gidiyordu. Fakat bu affedilmek değildi. Aksine hiçbir şey unutulmaz, hattâ her zaman için hatırlanırdı. Gerçekte onlar,
pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim, doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tâyin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi. Yıllardan sonra bu kahvede tanıdıklarımızdan birini bir vekil sandalyesinde gördük. Korkulacak derecede muvaffakiyetli bir politika adamı olmuştu. Fakat bu acayip kahvede onu tanıyanlar kendisine hâlâ aynı gözle bakıyorlar, adı söylenince aynı şeyleri hatırlıyorlar, aynı hükümleri tekrarlıyorlardı.
Ah o andaki sesim! Nasıl tanıyordum bu sesi ve hıçkıran
bütün vücudumu. Bütün ömrümde kaç defa rüyalarımdan
kulaklarımda hep aynı gözyaşlarıyla ıslak bu sesle ve içimde
bu korkunun tâ kendisiyle uyanmıştım. Korku… Korku ve
insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere
düşmanlık. Fakat neyi aldatabilirdim, kime anlatabilirdim?
İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini
anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla
konuşamaz.