Her defasında benzer semptomları gösterip üç aşağı beş yukarı aynı şekilde yaşanmasına karşın, içinden geçtiği ana ve sadece o anda değdiği iki kişiye özel olduğuna inanılan tek hastalıktı aşk.
Doğa formlarının kullanıldığı bu kilise benim için koca bir kurabiyeden farksızdı. Hansel ve Gretel’in şekerlemeden yapılmış evi kadar iştah kabartıcıydı. Yüzyılın en masalcı dedesi olan Gaudi, 16 yıl boyunca buranın inşaatında yaşamış ve öldükten sonra da kilisenin mezar odasına gömülmüştü. Eserini tamamlamaya muvaffak olamamıştı belki ama kendisinden sonra da devam edebilmesi için gerekli ayrıntıların tümünü yazıp çizmiş, çevresindekilere anlatmıştı.
Onun elinden çıkmış rengarenk bacalar, pencereler ve kapılar kusursuz bir hayal dünyasına boyamıştı kenti. Ben ki mimariden anlamayan bir insandım, gene de onun betonu bir çırpıda şiire çeviren büyüsüne tanıklık edince ruhunun peşinden gitmekten kendimi alamadım.