Bu tam olarak bir inceleme değil. Çünkü ilk defa bir kitabı hem okur hem de onu yazan kişi olarak anlatıyorum. O yüzden burada hiçbir şekilde spoiler olmayacak. Daha çok hikâyenin ana temasından, ve her zaman yaptığım gibi okuma rehberi gibi anlatacağım. Aynı zamanda neden bu kitaba 10 puan verdiğimi ve neden sevdiğimi de anlatmaya çalışacağım.
Belki bu kitabı hiç okumak istemeyeceksiniz, belki tam tersine kendinizden bir şey bulacaksınız. Ama sonuna kadar okursanız, sadece Araf’ı değil, beni de biraz daha iyi anlayacaksınız.
Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda anlatıcımız Ercan bize kendi hikâyesini anlatıyor.. "Yazarken o kadar etkilenmemiştim ama okurken bir ara o psikoloji bana bile geçti, öyle anlattı ki Ercan" İkinci kısımdaysa anlatıcı değişiyor ve Tanrı gözüyle olaylara daha geniş, daha dışarıdan bir yerden tanık olmaya başlıyoruz. Aynı olayları başka karakterlerin gözünden görmek, bazı şeylerin neden yaşandığını ya da insanların birbirlerini nasıl yanlış okuyabildiğini fark ettiriyor. Özellikle insanların neleri nasıl gözden kaçırdığına bakmayı sevenler için ikinci kısmın farklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Daha önce incelemelerimi okuyanlar, psikolojik anlatım tarzlarına ve parçalı kurguya olan zaafımı hatırlayacaktır.
Birinci kısımda bazen tek bir cümle, küçücük bir olay ya da geçip gidilmiş gibi duran bir detay görüyorsunuz. Ama ikinci kısma geçtiğinizde o küçük görünen şeylerin aslında ne kadar büyük sonuçlara dönüştüğünü fark etmeye başlıyorsunuz. Bir karakterin sıradanmış gibi anlattığı bir davranışın, başka bir insanın hayatında nasıl derin bir kırılmaya dönüştüğünü görebilisiniz, hikâyenin en sevdiğim taraflarından biri buydu.
Birinci kısımda Ercan ne anlatıyorsa, ikinci kısımda diğer karakterler de yine aynı olayların etrafında
"Neden Oğuz Atay edebiyatımızın en çok yarım bırakılan yazarı?"
Bir soruyla başlamak istedim! Edebiyatımızın en iyi yazarlarından biri olan Oğuz Atay'ın aynı zamanda en çok yarım bırakılan yazar olmasının nedeni ne sizce? Onu anlamıyor muyuz yoksa? "Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum." Peki ya sen modern insan! Anlaşıldığını düşünüyor musun? "Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. Zaten beni, daha kimler anlamadı." Anlaşılmamak, çağın vebası!
Ah,
bunun için yarım bırakılıyor olamaz!
Siz düpedüz karşınızda kendinizi görmeye tahammül edemiyorsunuz! Anlattığı modern insan sizsiniz!
Anlam arayışında,
Köklerinden kopmuş,
Parçalanmış, ötekileşmiş,
Toplumun içinde yaşayan ama ruhen asır kadar uzak,
Güven duygusunu yitirmiş,
Fiilen özgürleştikçe ruhen boşluğa düşmüş...
İntiharın eşiğinde! Çok mu ileri gittik? Yarım kalan romanlarla yarım kalan hayatlar birbirine fazla benzemiyor mu sizce! Tahammül edemediğini yarım bırakıyor insan. Gücü yok modern insanın, güçlü görünmeye çalışıyor yalnızca. Sonra bir sabah bakıyor, başaramamış...
"İçimin yorulduğunu hissediyordum."
Oğuz Atay'ın hikâyelerinden oluşuyor eser. Ama bittiğinde bir romanın yorgunluğu çöküyor üzerinize. Nazım Hikmet Ran misali, göz alabildiğine bir yorgunluk... Her hikâye bir hayatı yaşamak gibiydi. Her hikâye "kendi hayatımı yeniden yaşamak gibiydi." Modern birey oldum Korkuyu Beklerken'de, zihnimin hapishanesinde hiç duymadığım korkular ürettim. Kendi boşluklarımı böylesi doldurmamıştım daha önce! Beyaz Mantolu Adam'da bir kez daha gördüm toplumun insanı kendisine benzetmek için gerekirse ruh sağlığı ile oynayacağını... En çok Babama Mektup yaktı canımı. Kendi babamla mücadelemi konu alıyordu sanki. Ve sanki Oğuz Atay da