Onlara aklın yaşamıyla duyuların yaşamının öyle ya da böyle ayrı ve aslında karşıt olduğunu söyleyen bir geleneğe göre yetiştirilmişlerdi; gerçek anlamda hiç üzerinde düşünmeden birinin diğerine tercih edilmesi gerektiğine inanmışlardı. Birinin diğerine güç verebileceği hiç akıllarına gelmemişti…
… Şimdi artık orta yaşında, aşkın ne bir lütuf ne de bir yanılsama olduğunu anlamaya başlıyordu; aşkı insanca bir dönüşüm olarak, her gün ve her dakika irade, zekâ ve yürekle keşfedilen ve yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu.
William Stoner başkalarının ondan önce, çok daha gençken öğrendiği bir şeyi kırk üçüncü yaşında öğrendi: İnsanın ilk aşkının son aşkı olmadığını ve aşkın bir son değil, bir insanın başka bir insanı tanımaya çalıştığı bir süreç olduğunu.
Hayatının, göğüs germek için hiçbir donanımının olmadığı bunaltıcı basitlikte bir sorunun giderek artan bir şiddetle ayırdına vardığı o zamanına ulaşmıştı. Hayatının yaşanmaya değer olup olmadığını düşünürken buluyordu kendini, o güne kadar değip değmediğini…