Olayları yoğun olarak hisseden ama onları çok iyi değerlendiremeyen duyarlı bir çocuk, güneşin altındaki en mutsuz yaratıktır, çünkü iki güç arasında bölünmüş durumdadır: Birincisi, onu yükseklere çıkarıp, ona düşlerin arasından varoluşun güzelliğini gösteren görünmez güçtür; öbürü, onu dünyaya bağlayıp, gözlerini tozla dolduran, içine korku salan ve karanlıklara terk eden görünür güçtür.
Cahillik hiçliğin beşiği, hiçlik de kaygısızlığın yatağıdır, denir ya... Bu, yeryüzünde ancak ölü bedenler için doğrudur. Cahillik, gerçek ve sağlam bir duyarlıkla birlikte olduğunda, ölümden de acı olur.
Ruhum, kafesinin parmaklıkları arkasından, kendisine benzer öbür kuşların engin göklerde özgürce uçtuklarını gören bir şahinin çektiği acı gibi acılar çekti. Bu güzelliklerin seyri, acı bir özlem ve varlığımı coşturan buruk düşünceler içinde bıraktı beni; kalbimin çevresinde bir umutsuzluk ağı ördü. Nedenlerini bilmediğim bir melankoli duygusuyla geri dönmeksizin, şöyle bir kırlara açılamıyordum. Kalbimin daraldığını hissetmeksizin, bulutların gölgelediği günbatımına bakamıyordum. Sebebini anlayamadığım bir hüzne kapılmaksızın, ne kuş cıvıltılarını, ne de derelerin şarkılarını dinleyebiliyordum.
Aşkın gelip de kalbimin kapılarını açtığı, köşe bucak aydınlattığı o güne kadar, benim için acılarım bir türlü Bilginin dünyasına ulaşamıyordu. Aşk dilimi çözdü ve konuşmaya başladım. Gözlerimi açtı da gözyaşı döktüm. Göğsümü açtı da iç geçirdim.