Herkes kendi değer verdiği şeylere başkalarının imrendiğini varsayar. Altını seven insanlar, onu arzular ve canla başla saklarlar, oysa yaşam herhangi bir maden- den daha değerlidir.
Hayatımın sınırları belirlenmiş -burası, burası ve burası-şeklini değiştirebilirim ama ötesine geçemem. Tünel kazar, bir çıkış yolu bulduğumu sanırım, ama sonu bir yere varmaz. Gerisingeri döner, kendi sınırlarıma dayanırım.
Vücut budur işte, sağ kalmak için gerekeni ihtiyatlı bir biçimde içine alan, mikrop türü istilacıların saldırısına kararlılıkla direnen kapalı kutu. Vücudun sınırları ancak vücut çürürken zayıflar, ama çürümeyle gelen özgürlük işe yaramaz. Sonunda dünyayla birleştiğimde ona çoktan gözlerimi yummuş olurum. İşte vücut bu, benim vücudum da dünyanın minyatürü. Ben Kozmos'um - var olan ne varsa benim, öte yandan hiç bu kadar dışarıda olmamış, hiçliği hiç aşmamıştım. Hiçlikle sınırlı hiçlik.
Hiçlik, olmayacak bir niteliğe sahiptir. Ağırdır.
Yarattığımız cehennemler, tanıştığımız cehennemlerdir. Cehennem var; yoktu, yok, olamaz. Bilim onu, yer- yüzünün hayat başlamadan önceki hali diye adlandırır -yani Hadeyan dönem. Fakat hayat başlamıştı, çünkü hayat, çoğalma yeteneğinden ibaret değildir. Sıvılaşmış lav yayıntılarında ve krater kayalarında yaşam bulmaya can atıyordu hayat. Olmanın ilk adımı, neredeyse, belki. Venüs değil. Mars değil. Yeryüzü.
Yeryüzü Gezegeni hayata o denli susamıştı ki, onu elde etti.