Giriş Yap

Arthur C. Clarke

Yazar
Editör
8.5
2.182 Kişi
5,2bin
Okunma
425
Beğeni
13bin
Gösterim
Reklam
·
Reklamlar hakkında

Hakkında

Yazdığı bilimkurgu romanı 2001: A Space Odyssey ve yönetmen Stanley Kubrick ile birlikte çalıştığı aynı isimli film ile meşhurdur. Aynı zamanda Mysterious World adlı İngiliz televizyon serisisin yapımcılığını ve sunuculuğunu da yapmıştır. Clarke, Robert A. Heinlein ve Isaac Asimov'la birlikte, bilimkurgunun "üç büyük yazar"ından biri olarak kabul edilmektedir. Clarke 1941-1946 yılları arasında Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde radar eğitmeni ve teknisyeni olarak çalıştı. 1945 yılında teklif ettiği "uydu iletişim sistemi" önerisinden dolayı 1963'de Franklin Institute Stuart Ballantine'den altın madalya kazandı.1947-1950 yılları arasında ve daha sonra tekrar 1953'te "British Interplanetary Society" (İngiliz Gezegenlerarası Topluluğu) başkanlığı yaptı. Clarke dalışa olan merakından dolayı 1956 yılında Sri Lanka'ya yerleşti ve ölümüne dek orada yaşadı. 1998 yılında İngiliz Krallığı tarafından şövalye ilan edildi ve 2005 yılında Sri Lanka'nın en yüksek sivil onuru Sri Lankabhimanya ile onurlandırıldı. Clarke, İngiltere'nin Somerset eyaletinin Minehead kıyı kasabasında doğmuştur. Çocukken gökyüzünü gözlemlemekten ve eski Amerikan Bilimkurgu dergilerini okumaktan büyük keyif alan Clarke, liseyi bitirdikten sonra Richard Huish Üniversitesi'nde okumaya başlamış, fakat maddi sorunları yüzünden üniversite eğitimini karşılamakta zorluk çekince okul yurdunda denetçi olarak işe başlamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında, kraliyet hava kuvvetleri bünyesinde radar teknisyeni olarak görev almıştır. Britanya Savaşı sırasında kraliyet hava kuvvetlerinin geliştirdiği "erken radar uyarı sistemi" projesinde görev almış, savaşın bitimiyle ordudan teğmen rütbesiyle ayrılmıştır. Savaşın ardından girdiği King's College'ın matematik ve fizik bölümünü birincilikle bitirmiştir. Savaş sonrası yıllarda Clarke, İngiliz İnterplanetary Society'e katılmış, ve birkaç yıl bu kurumun yöneticiliğini yapmıştır. Dünyayı çevreleyen telekomünikasyon uydu ağının oluşturulması için gerekli geostasyonel uydu fikrini öne sürmüştür. 1953 yılında Florida'ya yaptığı gezi esnasında tanıştığı 22 yaşındaki tek çocuklu bir dul olan Amerikalı Marilyn Mayfield ile evlendi. Altı ay sonra ayrıldılar. Boşanma davaları 1964'e kadar sürdü. Clarke evliliği hakkında "başından beri uyumsuz bir evlilikti" dedi. The Fountains of Paradise adlı romanını ithaf ettiği ve "yaşam boyunca mükemmel arkadaş" diye tarif ettiği Sri Lanka'lı Leslie Ekanayake ile yakın ilişkisi vardı Çocukluğunda yakalandığı bir hastalık nedeniyle yaklaşık 30 yıl tekerlekli sandalye kullanan Clarke, 50 yıldır yaşadığı Sri Lanka'da, ölümünden 4 gün önce hastaneye kaldırıldı ve 19 Mart 2008 günü, solunum yetmezliği sonucu hayatını kaybetti.
Unvan:
İngiliz Mucit ve Bilimkurgu Yazarı
Doğum:
Minehead, Birleşik Krallık, 16 Aralık 1917
Ölüm:
Kolombo, Sri Lanka, 19 Mart 2008
Reklam
·
Reklamlar hakkında

İncelemeler

Tümünü Gör
256 syf.
·
4 günde okudu
·
Beğendi
·
10/10 puan
Korkutucu Derecede Mantıklı ve İnandırıcı Bir Kehanet Hikâyesi
‘’Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz. Maddi şartları iyileşen insanlık, gözünü daha yükseklere diker, bir zamanlar rüyasında bile göremeyeceği güç ve mülke burun kıvırmaya başlar. Dış dünya onlara her şeyi sunmuş olsa bile, insanların akıllarındaki sorular ve kalplerindeki özlem susmak bilmez.’’ (s. 103) Evinin yanı başına bomba düşen insanlar, tozun toprağın içinde gözyaşlarına boğulan çocuklar, yeşilliğe ve temizliğe hasret toplumlar, vahşice katledilen hayvanlar, adaletsizliğin içine gömülmüş bir insan ırkı… Bu Dünya’nın tüm iğrençliklerini unutun, bunların hiçbiri artık yok! İşte, Hükümdarlar bize bu unutuşu vadettiler; unutuşu ve bir daha hatırlamayışı… İşte, Hükümdarlar bize bu yükselişi vadettiler; yükselişi ve son hızla düşüşü… 20. yüzyılın son çeyreğiydi. Tam olarak hatırlamıyorum fakat benden bir tahminde bulunmamı isteselerdi ‘’1975’’ derdim. Teknoloji alanında atalarımızın daha önce tahayyül bile edemeyeceği bir seviyeye gelmiştik ve nihayet onların başaramadıkları arzularını, ortak arzumuzu, gerçekleştirecektik; Dünya’nın ötesine yani diğer gezegenlere ulaşacaktık. Akıllardaki tek soru SSCB’nin mi yoksa ABD’nin mi Ay’a ilk adımı atacağıydı. Bizim inancımız tabii ki tamdı fakat Rusya son zamanlarda her zamankinden daha hararetli bir çalışma yürütüyordu. Atomik cihazlar üretmiş, gerekli motor testlerini yapmış ve hatta Baykal Gölü’nün kıyısında bir uzay gemisi bile inşa etmişlerdi ama unuttukları bir şey vardı. Biz onlardan önce hedefe varacaktık; her zamanki gibi… Bir hafta sonra Ay, ABD’ye kucağını açacaktı. Oraya da hakkaniyetli adaletimizi götürecektik, çok ama çok az kalmıştı… Sadece yedi gün… Maalesef biz böyle düşünürken, tam da her şey hazırken şehirlerimizin üstünde devasa büyüklükte gizemli uzay gemileri belirdi. New York, Londra, Paris, Moskova, Roma, Cape Town, Tokyo, Canberra... Hepsinin üzerinde, şehrin en ücra köşesindeki farenin bile görebileceği, hatta bir körün bile görebileceği uzay gemileri… Tüm çabalarımızın beyhude olduğunu, emeklerimizin hepsinin çöpe gittiğini o dakikada anladık. Çaresizliği iliklerimize kadar hissettik. Bizden her anlamda daha da üstün bir ırk… Onlar gelmişti… Hükümdarlar! ‘’İnsan ırkı artık yalnız değildi.’’ (s. 13) Yüzlerini bize göstermeden, şehirleri kapatan uzay gemilerinden inmeden bizimle iletişim kuruyorlardı. Aramızdan bir elçi, bir aracı olarak beni seçtiler. Karellen diye bir uzaylı, bir canavar, bir tanrı artık her neyse bana yüzünü göstermeden birtakım malumatlar veriyordu ve ben de bunu Dünya basını ile paylaşıyordum. Korku, önyargı ve merak insanın içinde öyle girift bir haldeydi ki ne hissedeceğimizi bile bilmiyorduk. Karellen, bize insanlığın sefaletini sona erdireceklerini ve artık onu refaha kavuşturacaklarını söyledi ve açıkça bize işbirliği teklif etti. Kontrolü ele alacak, teknolojik ve kültürel alandaki gelişmelerimizi durduracak fakat bizi huzura erdirecekti. Eğer anlaşmaya uyarsak savaşları durduracak, tüm düşmanları barıştıracak, toplumları birleştirecek, kıtlığı bitirecek, vahşeti sona erdirecek ve insanlığı yükseltecekti. Zamanla kabullendik; çoğu insan Dünya’nın Hükümdarların kontrolünde olmasından memnun görünüyordu. Tabi ki aramızda direnenler de vardı. Örneğin; iç savaşın hâkim olduğu Güney Afrika Cumhuriyeti bu işbirliğine yanaşmıyordu, beyazlara karşı ırkçılığa, şiddete ve hoşgörüsüzlüğe devam ediyordu. Hükümdarlara inanmıyorlardı. Karellen ise ülkenin tam üstüne geçip, güneşlerini kapatarak onları uyardı. Gündüz vakti yarım saat boyunca karanlıkta kalan ülke için bu uyarı yeterli olmuştu. Ertesi gün Güney Afrika Hükümeti beyaz azınlığa tüm medeni hakların tanınacağını duyurdu. Birkaç istisna dışında insan ırkı Hükümdarları doğanın bir parçası olarak kabullenmişti. İnsanların çoğu günlük hayatına devam ediyordu, bense ayda bir iki kez Karellen’a olan biteni rapor ediyordum. Dünyamız sonunda yaşanılır bir hal almıştı, savaşlar ve kıtlık sona ermişti, herkes mutluydu. Fakat takdir edersiniz ki insanın bilinmeze duyduğu sonsuz korku ve merak içimizi yiyip bitirmeye başlamıştı… ‘’Merak, insan ırkının en baskın özelliklerindendir. Sonsuza dek karşı koyamazsın.” (s. 25) Merakımız üstün geldi. Amaçları neydi bu Hükümdarların? Bunca iyiliği bize neden yapıyorlardı? Dünya’daki neredeyse bütün sorunlara çözüm bulmuşlardı ama bunun arkasında iyi niyet mi vardı yoksa kötü mü? Bize neden yüzlerini göstermiyorlardı? Bilinmeyen ve görünmeyen bir şeye nasıl körü körüne inanacaktık? Ya amaçları bizi kolonilerine katıp kaynaklarımızı sömürmekse? Neden uzaya gitmemizi, teknolojik ve kültürel anlamda gelişmemizi istemiyorlardı? Biz neden yıldızlara hükmedemiyorduk? Bilmiyoruz, hiçbir şey bilmiyoruz! Gözümüz kör olmuş, hiçbir şey görememişiz. Meğer insanoğlu ne sefilmiş… Kimse neyi amaçladıklarını bilmiyordu; kimse insanlığın nasıl bir geleceğe sürüklendiğini tahmin edemiyordu. (s. 30) Artık ortada son derece ruhsuz, sıradan ve kültürel açıdan ölü bir Dünya var. (s. 162) Yukarıda okumuş olduğunuz ve herhangi bir spoiler içermeyen satırlar Hükümdarların ‘’aracı’’ olarak seçmiş olduğu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Rikki Stormgren’in ağzından, hikâyenin başlangıcı ve gidişatı hakkında bilgi vermek amacıyla yazılmıştır. Şimdi kendi görüşlerime geçebilirim. Kaderimizi kendimiz belirlemeliyiz. İnsanlığın işlerine karışılmamalı artık. (s. 18) 1917 yılında dünyaya gelen İngiliz mucit ve bilimkurgu yazarı Sir Arthur Charles Clarke -bildiğimiz adıyla
Arthur C. Clarke
- tam olarak 1953 yılında yayımlıyor Çocukluğun Sonu adlı eserini.
Robert A. Heinlein
ve
Isaac Asimov
ile birlikte, bilimkurgunun ‘’üç büyük yazar’’ından biri olarak kabul edilen Clarke, üstün hayal gücü ve yazma yeteneği ile tam anlamıyla bir fütüristti. Edebiyatla bilimkurguyu harmanlayarak ve felsefe, din, insanlık, medeniyet, evrim gibi kavramları aynı potada eriterek dimağlarımıza birçok eser sunmuştur.
2001: Bir Uzay Destanı,
Rama’yla Buluşma
gibi günümüzde de hala çokça bilinen eserleri yazmıştır. Ama onu asıl üne kavuşturan eseri ise
Çocukluğun Sonu
olmuştur. Yine bu eserinde de ortaya birtakım kehanetler zinciri ve insanın geleceği hakkında varsayımsal senaryolar koymuştur. Okuyunca gerçekleşmesi imkânsız görünen birçok olaylar silsilesi yer alır Clarke’ın kitaplarında. Saçma öngörüler ve olasılıksız hayaller olarak görünen fikirleri birçok kişiler tarafından dalga konusu bile olmuştur. Lakin bu tavırlar, 1950’lerde insanların gelecekte internet çağında yaşayacağını, uydular yardımıyla bir şeyin konumunun kilometrelerce uzaktan izlenebileceğinin, robotik cerrahinin, bunlar gibi birçok öngörünün gerçekleştiğinin ve en son gülenin Arthur C. Clarke olduğunun önünde bir engel teşkil edememiştir. Her zaman söylediğimiz gibi; bilimkurgunun geleceği tahmin etmek gibi bir görevi yoktur fakat takdir edersiniz ki günümüzde teknoloji ve bilim alanında en çok başvurulan kaynaklar arasında bilimkurgu edebiyatı üst sıralarda yer almaktadır. ‘‘’Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.’’ –Arthur C. Clarke
Çocukluğun Sonu
’nda aynen Clarke’ın da belirttiği gibi, insanlık tam olarak uzaya çıkmak üzereyken bir anda kendilerinden binlerce kat gelişmiş bir teknolojiye sahip gizemli bir ırk ile karşı karşıya kalıyor (Zihninizde görsel olarak canlandırabilmeniz adına kitabın İngilizce edisyonunun kapağını bırakıyorum: pin.it/72CHpPu). Klasik ‘’dünya dışı varlıklarla iletişime geçme’’ temasını farklı olarak ele alan Clarke, bu uzaylı istilasını ‘’dostane bir işgal’’ olarak tasvir ediyor eserinde. Hükümdarlar insanlara ikircikli bir ütopya vadediyor; Dünya’nın tüm sorunlarını ortadan kaldırıp insanlığı rehavete kavuşturacaklar, karşılığında ise insanlığın teknolojik ve bilimsel anlamda gelişimini durduracaklarını çünkü insanlığın henüz buna hazır olmadığını söylüyorlar. Yeterince gelişmiş teknolojileri ile insanlığı büyüsü altına alan Hükümdarların reddedilme ihtimalleri kalmıyor bu durumda. İnsanlığın kültürüne ve kimliğine mâl olacak olan bu barışçıl istila, insanların evrimini tamamlamasına ve yükselişlerine neden olacaktır. Hem de nasıl bir yükseliş… Balmumundan kanatlarıyla ve zevk sarhoşluğuyla Güneş’e doğru uçan Daedalusoğlu İkarus misali… Kitabın kapağını kapattıktan sonra bir süre kendime gelemedim. Üstünden 4 gün geçmesine rağmen henüz daha başka bir kitaba başlayabilmiş de değilim. Bir daha bu denli bir kitap okumak nasip olur mu onu da bilemiyorum. Clarke müthiş bir iş çıkarmış; yaptığı keskin dini ve felsefi eleştirilerle gönlümde taht kurdu. Gerek Karellen’ın şeytani tasviriyle, gerekse de karakterlerin ağzından yapmış olduğu eleştiriler mevcut düzende birçoğuna göre hâlâ çok aşırı ve tehlikeli. Hatta bu durumu kitabın İngilizce edisyonunun arka kapağında bile, ‘’Bu kitapta belirtilen düşünceler yazarın kendisine ait değildir.’’ diye belirtmiştir Clarke. Ama kim bilebilir, belki de bu öngörüleri de zamanı gelince diğerleri gibi gerçek olacaktır. Bizler değil fakat çocuklarımız şahit olacaktır… Sevdiğim bir iki alıntı ile bu yazıyı bitirip ardından Clarke’ı ve düşüncelerini daha iyi benimsemek isteyenler için birkaç video linki bırakacağım. İzlemenizi tavsiye ederim. "Bilim, dinin doktrinlerini çürüterek olduğu gibi, dini tümden yok sayarak da ortadan kaldırabilir. Bildiğim kadarıyla kimse Zeus’un ya da Thor’un varlığını çürütmedi, fakat günümüzde ikisinin de pek müridi kalmadı." (s. 26) ''Tamamen laik bir çağdı bu. Hükümdarların gelişinden önce var olan inançlardan yalnızca –dinlerin içinde belki de en mütevazısı olan– saf Budizm’in bir çeşidi geçerliliğini koruyordu. Mucizelere ve vahiylere dayalı mezhepler alaşağı olmuştu. Bunlar, eğitimin yükselişe geçmesiyle çoktandır kan kaybediyordu ancak Hükümdarlar bu konuda tarafsız kalmayı tercih etmişti. Karellen’e sık sık din hakkında görüşleri sorulsa da, verdiği tek yanıt, başkalarının özgürlüklerine karışmadığı müddetçe her insanın inancının kendisini bağladığıydı.'' (s. 84)
Arthur C. Clarke,
bilinmezliğe, ütopya ile distopya arasındaki o ince çizgiye giden bu gemide işinin ehli bir kaptan ve sizi sorgulamalara itecek bir yolculuğa davet ediyor. Gidiş biletiniz ise sadece bu kitap. Dönüş biletini ise kitabı okuduktan sonra halledersiniz… Keyifli okumalar. ^^ • Arthur C. Clarke: İnternetin Geleceğini Tahmin Ediyor (1974): youtu.be/hte2xtcYecU • Arthur C. Clarke 1974 Yılında Geleceği Tahmin Ediyor: youtu.be/yhMuXnbF5zo
Carl Sagan,
Stephen W. Hawking
and
Arthur C. Clarke
- God, The Universe and Everything Else (1988): youtu.be/HKQQAv5svkk • Arthur C Clarke'ın öngürülerinin ne kadar gerçek oldu?: youtu.be/vA54LsEfSmc
·
7 yorumun tümünü gör
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.14