Çıplaklık. Nouvel Observateur’ün Ekim 1993 sayısından bir kesik saklıyorum; bir araştırma: Sol olduğu söylenen bin iki yüz kişiye iki yüz on sözcüklük bir liste göndermişler ve bu sözcüklerden onlara çekici gelen, duyarlı oldukları, ilgi ve sevgi duydukları sözcükleri belirtmelerini istemişler; birkaç yıl önce de aynı araştırmayı yapmışlardı: O zaman, bu iki yüz on sözcük arasında sol eğilimli insanların üzerinde anlaştıkları, dolayısıyla ortak duyarlık gösterdikleri on sekiz sözcük vardı. Bugün, çekici bulunan ancak üç sözcük var. Sol yalnızca üç sözcük üzerinde mi anlaşabiliyor? Ne düşüş! Ne gerileme!
Peki nedir bu üç sözcük? İyi dinleyin: Başkaldırı; kırmızı; çıplaklık. Başkaldırı ve kırmızı, eh anlaşılır bir şey. Ama bu iki sözcüğün dışında yalnızca çıplaklık, solcuların yüreğini çarptırıyor, yalnızca çıplaklık ortak simgesel miras olarak kalıyor, çok şaşırtıcı. Fransız Devrimi ile görkemli bir şekilde başlayan iki yüzyıllık şu muhteşem tarihten bize bu mu miras kaldı, Robespierre’in, Danton’un, Jaures’in, Rosa Luxembourg’un, Lenin’in, Gramsci’nin, Aragon’un, Che Guevera’nın mirası bu mu? Çıplaklık? Çıplak karın, çıplak taşaklar, çıplak kıçlar? Solun son müfrezelerinin, çağlar boyu süregelen büyük yürüyüşlerini yaparmış havasıyla taşıdıkları son bayrak bu mu?
Ama açıkçası neden çıplaklık? Bir araştırma enstitüsünün gönderdiği listede solcuların işaretledikleri bu sözcüğün onlar için anlamı ne?
Yetmişli yıllarda, herhangi bir şeye karşı (bir nükleer santrala karşı, bir savaşa karşı, paranın iktidarına karşı, daha bilmem neye karşı) öfkelerini açıklamak için çırılçıplak soyunup büyük bir Alman kentinin sokaklarında bağıra çağıra yürüyen Alman goşistlerinin gösteri yürüyüşlerini düşünüyorum.
Neyi açıklaması, neyi dile getirmesi gerekiyordu çıplaklığın?
Birinci