Karpuz ise sıcak havada çalışan işçilerin en sevdiği yiyecek. Bunaltıcı sıcaklarda, başları üstünde ağır yükleriyle Galata yokuşlarını tırmanan hamalların kollarının altında birer karpuz taşıdıklarına tanık oldum. Yorgunluktan bitkin düştükleri zaman oturur, bir dilim karpuz keser, onu yedikten sonra da gene yollarına devam ederler. Bir Çinli için çay ya da bir İrlandalı için viski neyse bir Türk hamal için de karpuz odur.
Kutsal sayılan yerler, özellikle de ermişlerin mezarları ve
türbeleri asılı paçavralarla dolu; bunlar ermişlerin iyileştirdiği ya da yardım
ettiği kişilerin giysilerinden kesilen parçalar. Türkler bu adeti Rumlardan
almış gibiler, onların ayazmaları da adak paçavralarla dolu. Her sabah yeni
bir mucize haberi gelir. Bir gün Ayasofya Camisi'ndeki şadırvana konan
taş sayesinde yağmur yağar, bir başka günse Hıristiyanlar, kel bir adamın
berbere gidip eğer başında saç çıkarsa mucizelere inanacağını söylediğini
ve tam o anda berberin ve kel adamın hayret dolu bakışları altında adamın
kafasında, tıpkı aslan yelesi gibi omuzlarına kadar uzanan tuhaf görünümlü
darmadağınık buklelerin bittiğini söylerler. Aslına bakarsanız burası tam bir
batıl inanç yuvası.
Yahudilerin Türkiye'de, diğer Hıristiyan ülkelerde olduğu gibi eziyet çektiklerini hiç fark etmedim. Alt sınıftan gelenlerin, her yerde olduğu gibi burada da, pislikleri, adilikleri ve fakirlikleri nedeniyle aşağılandıkları doğru, ama üst sınıflar da Avrupa'nın hiçbir Hıristiyan devletinde görmedikleri itibarı Türklerden görüyorlar.
Ermeniler, Rumlar gibi Avrupa ticaretiyle ilgilenmiyorlar, gemile riyle Adalar Denizi'nde dolaşmaya da meraklı değiller. Batıyla ticaretleri yok denecek kadar az, kendilerine ait gemileri de yok, ender olarak baş kalarınınkinden yararlanıyorlar. Ama Doğuyla yoğun bir ticaret ilişkileri var, Asya'nın içlerine kadar seyahat ediyorlar. Mallarıyla birlikte Bağdat'a, Isf ahan'a ve diğer büyük kentlere giden kervanlara katılıyorlar ve bu taraf ta ki bütün iç ticaret onların elinde. İranlıların Türklere ve Ruslara karşı giriş tikleri savaşlar nedeniyle her zaman izledikleri ticaret yolları epey sıkıntılı, sınır boylarını ellerinde tutan soyguncu çeteler mallarını yağmalıyor, bun dan ürken tüccarlar da her zamanki yollarından gitmeye çekiniyorlar.
En büyük gelir kaynakları sarraflık ya da bankerlik hizmeti ver dikleri Türk paşaları. İmparatorluk topraklarında yaklaşık 80 paşalık var, her yeni atanan paşa makamının gereğini yerine getirebilmek için bir Ermeninin yardımına ihtiyaç duyuyor. Paşalar genellikle alt sınıflardan yükselerek bu makama geldikleri için kişisel varlıklara sahip olamıyor lar, yaptıkları ilk iş kendilerine, hançer, piştov ve kaf tan gibi bir paşanın zorunlu bütün gereçlerini sağlayacak bir Ermeni bulmak oluyor. O kişi bundan sonra paşanın Babıali'ye karşı teminatı oluyor, genellikle nakit ödenmesi istenen paşalık vergisinin toplanmasını sağlıyor, böylece hem tüccar, hem de banker olarak epey bir gelir sağlıyor. Paşa için yaptığı bütün alımlarda şirket payı olarak yüzde ıo, avans olarak verdiği bütün paradan da ayda yüzde 2 alıyor; duyduğuma göre paşalık gelirlerinin üçte biri Ermenilere gidiyormuş. Ancak bazen aniden mallarını ve hayatlarını da kaybedebiliyorlardı. Babıali para sıkıntısına düşünce bu kadar zengin leşmiş bir sarrafa bunun bedelini