Sevenle sevilenin aşkı,
insanı ilâhî gerçekliğe doğru çeken
ve en üstün gerçek olan aynı kuvvetin cazibesindedir...
Güzelliği sevmek,
bizzat Allah'ın gözüyle ebedî varlığı görmek demektir.
İslâm'ın fikir, bilim, sanat ve maneviyat yönünden parıldayıp yükselmesinin iki temel sebebi vardır:
Bunlardan birincisi, İslâm, bulduğu eski medeniyetlerde, mesela Sasanilerin Pers kültürü, Bizans'ın Grek kültürü, Hindu bilimi gibi, en iyi olan şeyleri alıp özümsemesini bilmiştir. O yüzden İslâm, bu medeniyetlerin dirilişini ve yeniden serpilmesini gerçekleştirmiştir.
İkincisi ise, İslâm'ın getirdiği iman ve maneviyat ve bunlardan doğan sanat eserlerinin özel şekilleri, İslâm imanına ve onun dünya hâkimiyetine bağlı bilimler ve teknikler, Allah'ın o kesin birliğinin ve aşkınlığının yeşertip geliştirdiği tasavvuf, evet bütün bunlar, İslâm kültür ve medeniyetini, özellikle 8. ve 14. yüzyıllar arasında, düşüncenin doruklarından biri hâline getirmişlerdir
Batı’nın tercihi, hesap ve ölçüye dayanarak dunyayı zaptetmek ve tabiata karşı bir fatih edasıyla davranmak şeklinde gelişti. Onun temel ve kendine has tecrübesi, artık "ben tabiata aitim" değil, aksine "tabiat bana aittir" oldu.
Derken Batı ilahi boyutunu, yani birçok imkâna pencere açan ve adına müteâlilik (aşkınlık) denilen boyutu da kaybetti.
Bu "tek boyutlu" insan, bu sadece bilim ve teknik akıllı insan, bu tabiattan ve ilâhî olandan kesilip koparılan insan, Atina sofistlerinin iddia ettikleri gibi, artık "her şeyin ölçüsü” oldu.
Doğu'ya nispetle Batı'nın gerçek durumu gövdeden kopmuş bir dalın durumudur... Bu farklılık şema hâlinde belirtilmek istenseydi... İkisi de bir eksenden çıkan ve birbirinden uzaklaşan iki çizgi çizmek gerekmez, aksine Doğu, eksenin kendisi olarak belirlenir; Batı ise, gövdeden ayrılan bir dal misali, bu eksenden çıkan bir çizgi şeklinde gösterilirdi.
René Guénon