Âkif'in çıkış noktası olarak aldığı bu ışık İslâm'dır ve İslâm'ın ışığında, 600 yıllık Osmanlı Devleti çökerken, cemiyetimizin içinde bulunduğu ahlâkî, içtimai, ruhi, iktisadi şartlar, en amansız bir gözle, âdeta bir cerrah teşrihçiliğiyle ortaya serilir.
Demek ki, Âkif, Milletin malı olmuş, Millet Ruhuna kök salmıştır. Akif'in ruhu dirilmiş ve genç nesle sinmiştir, görüyoruz ve Âkif, toprağa verilirken henüz duvarlara tutuna tutuna gezen çocuklar olan bizler bugün, bu yeni Âkifler ordusu içinde O'na sesleniyor ve diyoruz ki:
"Boşuna yaşamadın, boşuna savaşmadın ve
boşuna ölmedin."
Devrimlerin, halkımızın geçmişe olan bütün bağlarını koparıyor gibi bir etki yapıyordu, bir intiba bırakıyordu. Bütün bir ömür boyu çağırdığı birlik türküsüne, İslâm birliği idealine aykırı gibi geliyordu Âkif'e. İslâm dünyasıyla olan bütün bağları koparıyor; tarih dışı bir toplum haline geliyorduk, O'na göre nerdeyse. Toplumumuzun tâbi tutulduğu kültür değişimi, O'na çok karanlık, çok aykırı, çok absürd görünüyordu. Batı kültürüne girdiğimizi söylüyorduk. Ama benlik yitirilmeden bu mümkün müydü?
"Safahat" bir nevi, bu yıkıntıların "safha" "safha" anlatılışı, duyuruluşu ve bu yıkıntıların şairde bıraktığı acı izlerin derlenişi, toplanışı ve tesbit edilişidir. Bu yüzden, Safahat, bir bakıma, Türk tarihinin en acıklı günlerinin yaşanmış bir destani, yas yapraklarıdır.