Roman, imparatorluğun sınır kasabasında görev yapan isimsiz bir hakim etrafında şekillenir. Merkezî otorite, “barbarlar” adı verilen belirsiz bir düşman tehdidini gerekçe göstererek sınırda güvenlik politikalarını sertleştirir. Bu amaçla bölgeye gönderilen askerler, barbar olduğundan şüphelenilen kişileri delil aramaksızın tutuklar, sorgular ve işkenceye maruz bırakır.
Hakim, başlangıçta sistemin parçası ve pasif bir uygulayıcısıdır; ancak gözleri önünde gerçekleşen hukuksuzluklar, işkence, keyfî tutuklamalar ve insan onurunun sistematik ihlali, onun vicdanını harekete geçirir. Özellikle işkence görmüş barbar bir kızla kurduğu ilişki, hakimin adalet anlayışını sorgulamasına vesile olur.
Hakim, imparatorluğun “hukuk” adı altında yürüttüğü uygulamaları eleştirmeye başladığında da bu kez kendisi sanık sandalyesine oturtulur.
Suçu belirsizdir; savunma hakkı tanınmaz; yargılama bile yapılmaz, tutukluluk hali devam ettirilerek keyfi olarak cezası infaz ettirilir.
Roman, bir noktada rollerin tamamen tersine dönmesiyle, hukukun araçsallaştığı bir sistemde herkesin potansiyel mağdur olduğunu göstererek sona erer.
Romanın geneli değerlendirildiğinde şu sual ortaya çıkar:
Hukuk, adalet için mi vardır; yoksa iktidarın sürekliliği için mi kullanılır?
Romanda İmparatorluk olarak adlandırılan ancak hali hazırda dünya genelinde hukuk ve adaletim olmadığı iktidar uygulamalarında;
• Suç önceden tanımlanır,
• Delil aranmaz,
• Yargılama yapılmaz,
• Kararlar önceden verilmiştir.
Bu durum, modern hukukta kanun devleti – hukuk devleti ayrımını hatırlatır. Ortada kanunlar vardır; ancak hukukun özü olan adalet yoktur.
“Barbar” olmak veya iktidarın düşman olarak tanımladığı “öteki” olmak bir hukuki statü değil, bir etikettir.
Bu etiket:
• Kişinin suçlu sayılması için yeterlidir.
• Masumiyet