Birdenbire ayağa kalktı, geniş adımlarla odasının öbür ucuna doğru ilerledi, bir dosya dolabının çekmecesini açtı. İçinden gümüş bir haç çıkardı ve bana doğru gelirken haçı havaya kaldırdı. Tamamen değişmiş, adeta titrek bir sesle, “Bu nedir, biliyor musunuz?” diye bağırdı. Ben, “Biliyorum tabii,” dedim. O zaman çok çabuk ve hararetle, Tanrı’ya inandığını söyledi; Tanrı’nın affetmeyeceği hiçbir günahkâr olmadığına, ama bunun için insanın pişmanlık duyması, ruhu boş ve her şeyi kabule hazır bir çocuk haline gelmesi gerektiğine inanıyordu. Gövdesini masanın üzerine eğmişti. Elindeki haçı neredeyse başımın üstünde sallayıp duruyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, onun muhakemesini pek kavrayamamıştım. Çünkü sıcaktan dehşetli rahatsız oluyordum ve odadaki, koca koca sinekler sürekli yüzüme konuyorlardı; ayrıca adamdan biraz korkuyordum. Fakat aynı zamanda, bunun gülünç olduğunu, çünkü cinayet işleyenin ben olduğumu da kabul ediyordum. Bununla beraber Sorgu Yargıcı devam etti. Aşağı yukarı anlayabildiğime göre, itirafımda tek bir karanlık nokta vardı, o da ikinci defa ateş etmek için neden beklemiş olduğumdu. İşin gerisi çok iyiydi ama o, işte bu noktayı anlayamıyordu.
Ona, diremekle yanıldığını söyleyecektim; bu son nokta o kadar da önemli değildi. Fakat sözümü kesti, karşımda dimdik durarak ve beni yüreklendirerek, Tanrı’ ya inanıp inanmadığımı sordu. Hayır, dedim. Hoşnutsuzluk içinde yerine oturdu. Bunun mümkün olmadığını her insanın, hatta ondan yüz çevirenlerin bile Tanrı’ya inandığını söyledi bana. O böyle inanıyordu, bundan bir an bile şüphe etse hayatının anlamı kalmayacaktı. “Hayatımın anlamı kalmasın ister misiniz?” diye sordu. Bana göre hava hoştu, bunu ona söyledim. Ama o, masanın gerisinden, üzerinde İsa heykelciği bulunan gümüş haçı yine