Nora da o an kendini böyle hissediyordu. Hayatının bu noktasında yalnızca bir saatliğine yalnız bırakılmış olsa da, böylesine ıssız bir yerin ortasındayken, kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti.
Geceleri, intihara eğilimli olduğu zamanlarda, esas sorunun yalnızlık olduğunu düşünmüşlüğü vardı. Ama o anlarda gerçekten yalnız olmamıştı hiç. Kalabalık şehirlerdeki yalnız zihinler bağlantı kurabilmenin özlemini çeker çünkü yüz yüze iletişimin en önemli şey olduğunu düşünürler. Ama saf doğanın (Thoreaunun deyişiyle, “vahşilik merheminin”) ortasındayken, yalnızlık apayrı bir kişiliğe bürünüyordu. Başlı başına bir çeşit bağlantıya dönüşmüştü. Doğayla arasındaki bir bağlantıya. Kendisiyle kurduğu bir bağlantıya.
“İnsan, diye yazmıştı Thoreau Waldenda, “hayallerine doğru güvenle yürüdüğü ve hayalindeki hayatı yaşamak için çaba gösterdiği takdirde gündelik hayatın akışı içinde aklına dahi gelmeyecek bir başarıya ulaşacaktır” Aynı zamanda bu başarının, yalnız kalmanın bir ürünü olduğunu gözlemlemişti. “Kendime yalnızlıktan daha iyi bir dost bulamadım.”
“Seni yememelerini,” dedi Ingrid hırıltılı bir sesle gülerek, “gönülden diliyorum. Yoksa seni çok özlerim. Adet gününde değilsen, bir şey olmaz.”
“Aman Tanrım? Nasıl yani?”
“Kan kokusunu bir kilometre öteden alabilirler”