Sultanahmet'in içi bütün bir mavi bahar rüyasıdır. Pek az mimarî ışığı bu kadar lezzetle dokur.
Şüphesiz mimariden fazla çininin tesiri, fakat ne olsa yine mimarinin tesiri altında. Suya biçim veren o sunî çağlayanlar gibi, ışığa o hükmediyor, onun imbiklerinden süzülüyor, onun duvar ve kemerlerine çarpa çarpa kıvamını buluyor. Camiye girer girmez bir menşura hapsedilmiş gibi bir rüya havası başlıyor.
Gerçekte Sultanahmet Camii'nin içi tıpkı çocukluğumda düşündüğüm gibi bir cennet bahçesidir.
Vâlide-i Cedid'in ısıtmaktan ziyade eşyayı süsleyen, dokunduğu her şeyi altın gurbet renkleriyle giydirip mahzun bir saltanat yapan bir akşam güneşi gibi zarif ve zengin bir hissîliği vardır.
Ben bu camiin akşam saatlerini severim. Bu saatlerde bu zarif bina bir sükût musiki olur; çarşının uğultusundan onun havasına geçer geçmez başka bir dünya başlar.
İronik olan şu ki, sosyal medya gibi araçlar bizim gerçek ve otantik olduğumuz konusunda başkalarını ikna etmemize yardımcı olurken aynı zamanda bunu bizi "burada" ve "şimdi" var olarak edineceğimiz deneyimlerden kopartarak gerçekleştiriyor. Nasıl mı? Konferans dinlerken konuşulan üzerine yoğunlaşıp tefekkür etmek yerine, kopuk kopuk notlar alıp sosyal medyada arkadaşlarınızı ne kadar entelektüel olduğunuza değilse de, amaçlarınıza ve iddialarınıza uygun bir eylem içinde olduğunuza ikna etmeye çalışırsınız. Eğlenmek yerine ne kadar eğlendiğinizi sergilemek, zevk almak yerine zevk aldığınız ortam ve nesne üzerinden tescillenmek istersiniz. Bu durum, en fazla turistik seyahatlerde gösterir kendisini. Gidilen mekana dahil olunamayan, "oradaydım" fotoğraflarıyla belgelenmese kişide ne gitmeye ne dönmeye dair bir iz bırakılan gezilerdir bunlar.
Günümüzde sadece turistik gezilerle sınırlı değil bu belgeleme çabası. Artık pek çok belgeleme imkanlarıyla (Facebook, Twitter, Instagram, Foursquare vb.), hem madden hem de metaforik olarak ellerimizde kamerayla yaşıyoruz. En fazla içimize dönmemiz gereken mekanlarda bile kendimizle kalamıyor; Kâbe'den Medine'den paylaşımlar yapıyoruz.