Bazı dualarım vardı en içten,en samimi halimle ettiğim. Dualarım gerçekleştikten sonra keşke hiç kabul olmasaydı dediğim... Belki de dua etmekten çok neyi, nasıl istediğimizde alakalıydı asıl olan. Belki de hayırlısı böyleymiş deyip geçmek lazım her yolu deneyip de ulaşamadığımız emeller için.
Dünyanın nasıl bu kadar adaletsiz olduğunu gösteren bu kitabı göz yaşları içinde okudum. Kahramanın olaylar karşısında benden daha dik duruşu beni teselli etmeye çalışsa da çok başarılı olamadı. Bazı bölümlerde şok oldum hayretler içinde kaldım. Cezaevinin nasıl bir yer olduğunu hala çözebilmiş değilim... İyi-kötü arasında sürekli gidip geldim. İnsan zorluklarda, tüm içinden çıkılmaz durumlarda bile, nasıl çiçek gibi açabilirmiş çok iyi bir örnek oldu. Tavsiyelere uyup okuduğum için çok mutluyum.
Annem, "unuttum söylemeyi" dedi, "bu kız sizin ablanız."
Ablamız mı?
"Ablanız" dedi, "Nazan ablanız."
Annemin anlattığı hikayede Nazan'ın varlığına hiç rastlamamıştım. "Anne" dedim, "biz kaç kardeşiz?"
Annem saymaya başladı "Neriman, Nazan, Nergis, Zeynep, Sen, Yiğit, Mert, Can. Dokuz kardeşsiniz."
O ara üşenmeden saymış Yiğit "sekiz oldu anne" dedi, "bir kişi eksik."
" Tabii Orhan Ağabeyin de vardı ama intihar etti" ...
Bir su birikintisinde yüzüme baktım,güzellik çirkinlik ayrımının ilk kez farkına varıyordum. Yansımamdan hiç memnun değildim. İçimde garip tarifi zor bir his oluştu. Keşke ölsem dedim içimden.
"Hikayeni anlatmak ister misin?" dedi Milletvekili.
" Hikayem..."
Ne anlatabilirdim ki, anlatacak ya da dinlemeye değecek ne yaşamıştım? Ayrıca bilmek istediği neydi? Her şeyi en başından mı? Eğer öyleyse, benim yirmi iki yıllık yaşantımı, şimdi burada taş patlasın bir buçuk iki saate sığdırmaya çalışmak, acısıyla tatlısıyla onca yaşadığım anıya hakaret sayılmaz mıydı? Yoksa kısaca neden, nasıl burada bulunduğunu mu merak ediyordu...
Bence bu hiç deşilecek bir yara değildi.