Uğultulu Tepeler, benim için romantik bir aşk hikâyesi değil; yıkıcı bir nefretin kuşaklar boyunca yayılışının hikâyesiydi. Heathcliff karakterine hiçbir noktada sempati duyamadım. Onun saplantısı ve öfkesi yalnızca kendi hayatını değil, Catherine’in, Hindley’nin, Edgar’ın, Isabella’nın ve sonraki neslin hayatlarını da geri dönülmez biçimde kararttı.
Catherine ile Heathcliff arasındaki bağı aşk olarak hissetmedim. Romantik bir derinlikten çok, yıkıcı bir bağımlılık ve karanlık bir tutku vardı. Kitapta gerçek bir dönüşüm ve saf duygu gördüğüm tek ilişki, küçük Catherine ile Hareton arasındaki bağdı; hikâyedeki tek umut ışığı onlardı.
Ayrıca anlatıcı konumundaki hizmetçinin olayların akışını bu denli belirlemesi yer yer gerçeklik duygusunu zayıflattı. Uğultulu Tepeler, bir aşk romanından çok; nefretin, gururun ve saplantının insan hayatını nasıl tüketebileceğini anlatan karanlık ve sarsıcı bir eser.
“Ölü odasında ne yeryüzünün ne cehennemin bozamayacağı bir huzur bulurum; ölüm sonrası sonsuz, gölgesiz bir yaşam olduğu kanısı kesinleşir içimde; ölenlerin önünde artık sonsuzluk vardır. Orada yaşam sonsuz, sevgi sonsuz, zevk de neşe de sonsuzdur.”
“ Linton’a olan sevgim ormanlardaki yapraklar gibidir. İyice biliyorum ki, kış ağaçları nasıl değiştirirse, zaman da benim sevgimi değiştirecektir. Heatcliff’e olan sevgim ise toprak altındaki değişmez kayalar gibidir. Görünüşte pek hoşuna gidecek yanı yoktur, ama onsuz olmaz.Nelly,ben Heatcliff’im! O hep, ama hep benim aklımda. Bir zevk olarak değil, tıpkı benim de kendim için her zaman bir zevk olmadığım gibi, ama kendimmişim gibi, tıpkı o benmiş gibi!