söylenmemiş sözcükler tıpkı tutulmamış yaslar gibi acıtırdı. Hayata devam edebilmek için bazen uzun uzun konuşmak, feryat figan ağlamak ve geçmişin katranından arınmaya çalışmak lazımdı.
İçeride tutulan sözler azat edilecek, birikmiş gözyaşları özgürce dökülecek, ertelenmiş yaslar bir bir tutulacaktı ki, içine kapandıkça ağırlaşan, sahibine yük olan ruh ferahlasın. Zira bazı yükler ömür boyu tek başına taşınmayacak kadar ağırdı.
“Sen de bilmek istiyorsun, bak. Herkes neden her şeyi bilmek istiyor ki?
Halbuki bildiğinin ağırlığıyla ezilir insan. Bildiğine ya teslim olur ya kurban.
Utanç, öfke, korku... Yıllardır peşini bırakmayan bütün bu abus duygular, hep birden hücum edip gırtlağına yapışıyordu. Saklı sandıkları saklanmayıp ortalığa saçılmış her sır sahibi gibi, ilk aklına gelen dağılan parçaları toplamaktı. Sonra düşündü, sır bir kere fısıldandı mı artık geri dönüşü olmazdı. Bulduğu bütün deliklerden sızar, duymayanca duyulup görmeyence görülene dek akar, akar, akardı... Çıplak bir cüzamlıydı sır, gözlerini kaçırmak isteyenler bile bakar, bakar, bakardı.
Günahkârların dilinde kirlenmiş bir ilahiydi. Kulaklarını tıkamaya çalışanlar bile duyardı. Ve sonra, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmazdı.
Ama hiçbir hakikat sonsuza kadar saklı kalamıyor. Bir rüya olmasını umarak kendime unutturduklarım bu gece yeniden hortlayıverdi işte! Keşke hiç... hatırlamasaydım bu rüyaları. Keşke sebebini bilmediğim bir karanlığın içinde zehirlenerek uyusaydım yine. Unutmanın bana verilmiş bir mükâfat olduğunu bilemeden saldırdım bu katil deftere.
Hatırlamıyor olmanın masumiyetini katlettim. Sadece bu rüyayı hatırlamak için kendimi zorlayarak değil, şimdi bu satırları yazarak da halt ettim!
Yaşanmışlar unutulur ama yazılmışlar asla! Bu rüyayı hiç yazmamalı, kendi kayıp kaderine terk etmeliydim yeniden. Ama artık çok geç, her şey daha da belirginleşiyor yazdıkça. Çünkü bu hep böyledir... Rüyalar unutulur, günahlar hatırlanır.