İçimizdeki Şeytan, bir kitabın sonunda ilk defa gözyaşlarımı tutamadığımı fark ettiğim eser oldu. Her kitap insanda farklı duygular uyandırır; bu roman bende derin bir hüzün bıraktı. Vazgeçmenin ne kadar yakıcı bir acı taşıdığını, özellikle de seve seve vazgeçildiğinde insanın içini nasıl yaktığını bu kitapla daha derinden hissettim. Macide ve Ömer’in birbirlerini severek, isteyerek ama yıpratarak sürdürdükleri ilişkiden vazgeçişleri, aralarındaki kopuşu daha da acı verici kılıyor. İkisi de birbirlerini çok iyi tanımalarına rağmen, sevgilerinin bu birlikteliği taşıyamayacağını fark ederler ve birbirlerine zarar vermemek için uzaklaşırlar. Bu kopuş, bana sevginin gücünü gösterirken aynı zamanda Ömer’in “içimizdeki şeytan” dediği kavramın da ne olduğunu düşündürdü. Ömer için bu şeytan, dışsal bir kötülükten çok kendi zaafları, iradesizliği ve duygularına teslim oluşudur. Kendi iç dünyasını yönetememesi, iradesini kullanmaktan kaçması, hem kendisine hem de sevdiği insana zarar vermesine neden olur. Roman, bana gerçek sevginin her koşulda bir arada kalmak değil; eğer can yakıyorsa, bazen o sevgiden vazgeçebilecek cesareti göstermek olduğunu düşündürdü.*