İnsan, kendi güzelliğini ancak bir başkasının gözünde yansımasını gördüğünde tanır; mutluluğu da öyle... Bir çift el avucunda ısındığında, bir ses kulağında adını söylediğinde gerçek olur. Tek başına yenilen bir ekmek, tek başına içilen bir şarap, tek başına bakılan bir gün batımı, hepsi eksik kalır; çünkü mutluluk, paylaşılmadığında yalnızca bir yankıdır, boş odalarda dolaşan soğuk bir ses gibidir. Yüreğinde taşıdığı yüklerin altında ezilen bir insan için Dünya dönse de dönmüyor gibi gelir; takvim yaprakları koparılır, yeni yaşlar alınır. Yeni bir yaş, yalnızca bir sayı daha ekler sırtındaki yüke. Yeni bir yaş gibi başka kazanımlar da elde dedilir ama bunların hiçbiri içindeki o ağır, paslı demir parçasını yerinden oynatmaz. Başarılar mesela. En büyük başarılar dahi, birer kâğıt parçası gibi avucunda buruşur; çünkü insan, kendi zaferlerini bir başkasının gülüşünde kutlayamadığında, o zaferler de yalnızca boş bir gürültüye dönüşür. Bunların hakikatin ta kendisi olduğunu, yıllar geride kalırken boşalan sofralarımızdan, sevdiklerimizin susan seslerinden, kapanan kapılardan öğrendim. Güzellikler de vardı, evet; yanı başımda bir yerlerde her sabah güneş yeniden doğuyor, deniz tuzlu kokusunu sürünüyor, mevsimine göre çiçekler tekrar açıyordu. Ama işte, kimseyle paylaşılmayan bir güzellik de yavaş yavaş kendi içinde kuruyordu; tıpkı bir çiçeğin, kimsenin görmediği bir odada solması gibi.
İnsan, en derin yalnızlığında, en sessiz gecelerinde anlar bunu: Mutluluk, tek başına doğmaz, tek başına nefes almaz, tek başına ölemez. O, ancak bir başkasının gölgesinin kendi gölgesine değdiği anda tamamlanır; bazen bir başkasının nefesi kendi nefesine karıştığında, bir başkasının gözleri kendi gözlerinde bir anlığına evini bulduğunda ya da tebessümle sarıldığında. Başkasının yeri