Bir dalış kazası sonucu Jerry Long’un boynundan aşağısı felç olmuş durumdadır. Bu kaza olduğunda on yedi yaşındaydı. Bugün Long, ağzındaki bir çubukla klavyede yazı yazabilmektedir. Özel bir telefon aracılığıyla Kamu Üniversitesi’nde verilen iki derse katılmaktadır. Bu telefon bağlantısı, Long’un sınıftaki tartışmaları hem işitmesini hem de onlara katılmasını sağlar. Ayrıca vaktini okuyarak, televizyon izleyerek ve yazarak geçirmektedir.” Ondan aldığım bir mektupta şöyle diyordu: “Hayatımı, anlam ve amaç dolu buluyorum. Kaderimi değiştiren gün takındığım tavır, hayatım boyunca kişisel amentüm oldu: Boynumu kırdım, kendimi değil. Şu anda üniversitede ilk defa psikoloji dersi alıyorum. Bu engelin sadece benim diğerlerine yardım edebilme becerimi artırdığına inanıyorum. Istırap olmasaydı, bu kazandıklarımın imkansız olacağını biliyorum.”
Bir benzerlik kurmak için bir filmi gözünüzde canlandırın: Teker teker binlerce resimden oluşur ve her biri mantıklı ve anlamlıdır. Yine de son kareyi izlemeden filmin anlamını kavrayamayabiliriz ancak her bir bileşenini, her bir tekil resmi anlamadan da filmi anlamamız mümkün olmaz. Hayat da böyle değil midir? Varsa, hayatın nihai anlamı da sadece ölüm döşeğinde en sonda anlaşılır olamaz mı? Nihai anlam da her bir tekil durumun, bireyin bilgi ve inançlarına en uygun şekilde
gerçekleştirilmesine bağlı değil midir? 
Elbette insan genellikle geçiciliğin anız tarlasını görürken geçmişteki çalışmasının, zevklerinin ve neşesinin sonuçlarıyla dopdolu olan ambarları unutur. Hiçbir şey olmamış kılınamaz ve hiçbir şey tamamen yok olamaz. Olmuş olanın en kesin varlık durumunda olduğunu belirtmeliyim.
Sadece deneyimlerimiz değil, ayrıca yaptıklarımız, sahip olduğumuz büyük düşünceler ve çektiklerimiz kaybolmadı. Geçmişte kalsa onları var ettik. Var olmuş olmak da bir tür varlıktır, belki de en kesin biçimi.