Ya yaşıyordu insan, duyularını özgür bırakıyor, o yaşlı Havva ananın memesine sarılıp da dolduruyordu karını; bu da kimi hazlar sağlamıyor değildi, ama ölümlülüğe karşı korumakta yetersiz kalıyor, insanı ormandaki bir mantara dönüştürüyordu, bir gün önce gözalıcı renkler içinde hayat fışkıran, ama bir gün sonra çürüyüp giden bir mantar. Ya da savunuyordu kendini, bir atölyeye kapanıyor, gelip geçici yaşamı diktiği bir anıtla ölümsüzleştiryordu. O zaman da yaşamdan el çekmesi gerekiyor, o zaman salt bir araca dönüşüyor, ölümsüzlüğün hizmetinde çalışmasına karşın kendisi kuruyup gidiyor, özgürlüğünü, yaşamın zenginlik ve hazzını elden çıkarıyordu.
Ah, ne olurdu bütün yaşam bir kuru “ya – ya” ile parçalanmayıp, ancak her ikisinin ele geçirilmesi ile bir anlam taşısaydı! Karşılığını yaşamdan el çekerek ölmeden yaratmak! Yaratıcılığın soyluluğundan el çekmek zorunda kalmadan yaşamak! Olmaz mıydı sanki bu?