İnsanın üzerindeki en ağır yük, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri içinde tutmaya çalışmak... Dilimin ucuna geliyor susuyorsun, boğazına kadar çıkıyor yutkunuyorsun. İçine atacak yer kalmadığındaysa kendini yiyip bitiriyorsun... Oysa ne yaparsan yap, içini dökmeden orayı asla ferahlatamıyorsun...
Güneş karşımda parlayınca ilerdeki ağaçların dökülen yapraklarının gölgelerini görüyorum. İçimde de aynısı oluyor: Attığım her adımda bir engel devriliyor, bir savunma mekanizması ortadan kalkıyor, bir duvar yıkılıyor, hepsinin ardındaki yüreğimse sonbaharın ışığını görüp neşelenmeye başlıyor.
Son zamanlarda ruhum deniz gibi isyankâr ve huzursuzdu. Buraya kadar aldığım yolu bir düşününce kendimi fırtına mevsiminin ortasında, derme çatma bir salın üzerinde okyanusu aşıyormuş gibi hissettim. "Kurtulabilecek miyim?" diye soruyorum kendi kendime, artık dönüş olmadığını bilsem bile...
Bizi rahatsız eden şeyleri unutmaya başlamak için sonbahardan daha uygun bir mevsim yoktur. Olumsuzlukları kuru yapraklar gibi silkelemek, yeniden dans etmeyi düşünmek, güneşin en cılız huzmelerinin bile keyfini çıkarmak, güneş uykuya çekilip gökyüzünde sönük bir fenere dönüşmeden evvel vücudu ve zihni onun ışınlarıyla ısıtmak gerekir.