"İman, Allah'ı ve Resulünü kalp ile tasdik etmektir. Öyle bir tasdik ki şek ve şüphe götürmez. Öyle emin ve istikrarlı bir tasdik ki sarsılmaz, yerinden kopmaz. Fısıltılar onu etkilemez. O tasdike sahip olan kalp ve şuur sarsılmaz. O tasdik bulundu mu kişi Allah yolunda malıyla, canıyla cihat eder. Bir kere kalp bu imanın zevkini tadarak huzur ve sükûna kavuşur ve bunda sebat ederse hayatta ve dünyada kendi dışında imanın hakikatini gerçekleştirmeye atılır. İçinde hissettiği imanın hakikati ile dıştan onu kuşatan tecrübe edilmiş işleri ve gerçek hayatı birleştirmeye çalışır. Hissettiği iman şekli ile çevresinde-ki gerçek şeklin birbirinden ayrı oluşuna tahammül edemez.
"Biz imanlı bir milletiz." Bu apaçık bir hükümdür. Yazarın kalemi, hatibin dili, filozofun fikri, şairin duygusu, ressamın fırçası, kanun koyucunun uğraşı, idarecinin yetkisi, ordunun gücü ve halkın denetimi bunu himaye etmede, desteklemede ve yaymada birleşmelidirler.
Evde anne ve babanın, okulda öğretmenin, konferansta profesörün, haberde gazetecinin, kitapta müellifin ve sanatçı-nın buna riayet etmesi şarttır.
Ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar genişlerse genişlesin maddi ilmin insanlara huzur ve saadet vermeye gücü yetmez. Çünkü ilim, yalnız hayatın maddi tarafını yükseltir; uzağı yakın eder. Bunun içindir ki asrımıza "sürat çağı" ve "mesafeleri yenme çağı" adını vermişlerdir. Fakat hiç kimse ona "fazilet" veya "sükûnet" ya da "beşerin mutluluk çağı" adını verebilir mi?