Çiçekler aslında ölülerin gizli periskopla değil midir, acaba ölüler dünyayı toprağın altında çiçeklerin saplarından mı izlerler?
 Evet, babam bir bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.
Ölümden söz ederken aslında neden söz ederiz? Aramızdan ayrılan kişiden mi, yoksa kendimizden mi? Yoksa yokluğu kendisinden mi? O denli yok ki, her boş anı yokluğuyla dolduruyor. Onu bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu. Öte yandan yokluğu hafızanın tüm mekanizmasını harekete geçiriyor. Uzun zamandır aklıma gelmeyen şeyler şimdi uyanıyor onları ben uyandırıyorum tüm bunların gerçekten olup bittiğinden emin olabilmek için istemli istemsiz bellek birlikte çalışıyor ve anıların paslanmış çarkın harekete geçiriyor, net görünmeyen yerleri temizliyor veya uyduruyor. Kabul etmeliyiz ki bu, vefat edene yönelik bir belli çalışması olduğu kadar, kendimize de yöneliktir. Benmerkezci bir anlamda kendimizi kurtarmaya her benim gidişinden sonra hayatta kalışımımızı anlamlandırma yönelik bir uğraştır. Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumuzu söylenebilir mi?
Bencillik ve kendini sevme aynı olmak bir yana, birbirlerinin zıttıdır. Bencil kişi kendini çok fazla değil çok az sever, hatta kendinden nefret eder. Üretici olmamasının bir belirtisi olan bu kendinden Hoşlanmama ve kendinle ilgi göstermeme, onu boş ve huzursuz kılar. Böyle bir kişi mutsuzdur ve kendini bilinç dışı engeller koyarak, ulaşamadığı doygunlukları öfkeyle yaşamdan kopartıp almaya çabalar. Görünüşte kendisiyle fazla ilgilenmektedir, aslında bunlar gerçek kimliğini ilgi göstermedeki beceriksizliğinin üstünü örtmek ve gidermek için yapılan başarısız deneylerdir. Freud, bencil kişinin sevgi başkalarına alıp kendini yönlendirdiği için narsist olduğunu söylemiştir. Bencil kişilerin başkalarını sevdikleri sevmedikleri bir gerçektir. Fakat kendilerini sevme hediyesinden yoksundurlar.