Bir dönemin, bir toplumun ve aslında insan ruhunun derinliklerinin de içinde buldum kendimi. Vedat Türkali, satır satır insanın hem kalbine hem vicdanına dokunuyor. Kenan’ın iç çatışmaları, Gülfem’e duyduğu o sarsıcı aşk, bir yandan özgürlük arayışının, diğer yandan bireysel korkuların yankısıyla birleşiyor. Ben kendi hayatımda da sık sık böyle düğümlerle karşılaştım; kalbimle aklımın birbirine rest çektiği anlarda ne yapacağımı bilmediğim oldu. İşte bu kitap, bana o çıkmazların insanın kaderini nasıl şekillendirdiğini hatırlattı.
Bir yanıyla bireysel arzular, bir yanıyla toplumsal sorumluluk… Kenan’ın kararsızlığı, belki de bizim kuşağımızın ortak kaderiydi. Hangi dönemde yaşarsak yaşayalım, bir seçim yapmak gerektiğinde her zaman kaybetme ihtimaliyle yüzleşiyoruz. Kitabı okurken kendi gençliğim aklıma geldi; sokaklarda adalet için bağıran sesleri, içimdeki aşkı bastırmak zorunda kaldığım anları düşündüm. “Bir Gün Tek Başına” yalnızca Kenan’ın hikâyesi değil; aynı zamanda insanın özgürlüğü, aşkı ve vicdanı arasında sıkışıp kaldığında nasıl yalnızlaştığının da hikâyesi.
Gülfem’in varlığı, kadın olmanın o yıllardaki sancılarını da gözler önüne seriyor. Bir yandan aşka tutunmak isteyen, bir yandan kendi varlığını ortaya koymaya çalışan bir kadın… Onun duruşu bana hayatımdaki kadınları düşündürdü. Annemi, hayallerinden vazgeçmek zorunda kalışını, kendi ayakları üzerinde durmak isteyen ama sürekli engellenen bir arkadaşımı hatırladım. Gülfem’de biraz onların hikâyesini gördüm.
Türkali’nin dili ağır ama içten. Yavaş yavaş işleyen ama içine girdikçe insanı sarıp sarmalayan bir nehir gibi. Sayfalar boyunca ben de Kenan’ın yalnızlığını hissettim; kalabalıklar içinde insanın nasıl yapayalnız olabileceğini gördüm. Bazen gerçekten de hayat, insanı kendi kararlarının ağırlığı