"Deborah dağınık büroya şöyle bir göz gezdirdi. Dünyada yaşayanlar için, pencerelerden içeriye gün ışığı sızıyordu, ama bu ışığın parıltısı ve sıcaklığı algılayamayacağı kadar uzaktı ona. Onu çevreleyen hava hâlâ soğuk ve karanlıktı. Acı kaynağı, etini yakan ateş değil, işte bu sonsuz yabancılaşmaydı."
"Deborah kendi çocuğu olsaydı, birçok şeye göz yumarak ya da tutkularına kapılarak, erişilmez düşler satın alıp bunları gerçekleştirmesi olanaksız bir Deborah'ın üzerine yükler miydi acaba, diye düşünmüştü."
Ah şu ana babalar. "Onu iyileştirin," derlerdi hep, "onu, sofra adabını bilen ve bizim kararlaştırdığımız geleceği kabullenen biri olacak biçiminde iyileştirin!"