Rothko’nun tuvali, sadece renklerden ibaret değildir. Renk, bakışın sınırlarını aşar; titreşir, ağırlaşır, dokunur. Her tekrarında aynı gibi görünen yüzey, aslında bambaşka bir yoğunluğu açar. Bir bakışta çağırır, başka bir bakışta seni içine alır. Çağrılmak ile yaklaşmak arasındaki sınır kaybolur.
Husserl’in fenomenolojisi bu deneyime ışık tutar: Yargıları askıya alıp, görüneni olduğu gibi bırakmak… O an, renk “sadece renk” olmaktan çıkar, bir fenomen hâline gelir. Yönelimlilik, bakışın ve tuvalin birbirine dokunuşunda görünür olur.
Deleuze ise bunu duyumsamanın mantığına taşır. Renk, bedeni ve zihni aynı anda harekete geçirir; göz sadece görmez, bedenin bütün duyuları birlikte yankılanır. Böylece Rothko, her izleyicinin kendini açışına göre, sonsuz kez başka bir tuvale dönüşür.