Romanda baba ile çocuk arasındaki iletişimsizliğin nedeni olarak, annenin kötülenmek istenmemesi ve geçmişte yaşananların üstünün örtülmesi gösteriliyor. Ancak bu durum, çözüm üretmek yerine daha büyük bir suskunluk yaratıyor. Annenin hâlâ aynı adamla ilişkisini sürdürüyor olması ve çocuğuna yaşanılan gerçeği hiç anlatmaması, üstüne dayıya bu konuda konuşma hakkı vermesi ( ki böyle karakterler hemen hemen her ortamda ne yazık ki bulunurlar ) hikâyedeki en rahatsız edici noktalardan biri. Bu suskunluk, aslında bir koruma değil; aksine görmezden gelme ve sorumluluktan kaçış gibi duruyor.
Dayı karakteri ise baştan sona problemli bir çizgide ilerliyor. Kendi çürümüşlüğünü görmezden gelip, olayların sonunda pişkince enişteyi suçlamaya yönelmesi, onun ne kadar bencil ve tutarsız olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Üstelik geçmişteki ağır bir suçu bu kadar kolay normalleştiren birinin, sonradan “namus bekçisi” rolüne bürünmesi büyük bir çelişki yaratıyor. Bu tutum, karakteri derinleştirmek yerine daha itici ve samimiyetsiz hale getiriyor.
Babanın aşırı pasif bir karakter olması da cabası.
Anne karakterinin bu durumdan neredeyse hiç rahatsızlık duymaması da ayrıca sorgulanması gereken bir nokta. Kendi kardeşinin yaptığı istismarı kabullenir gibi davranması, bunun bir korumacılık mı, gereksiz bir sahiplenme mi yoksa kendi hayatındaki tercihlerin bir sonucu mu olduğu sorusunu doğuruyor. Ancak her hâlükârda bu tavır, oldukça problemli bir duruş sergiliyor.
Genel olarak bakıldığında, romanda yaşanan bu ağır meselelerin daha çok erkek bakış açısıyla dramatize edilerek ele alındığı hisside ne yazık ki göze batıyor.