İşte Eylül de bitti. Ve sen hâlâ gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından, göz yaşından bir deniz getirecekti seni.
“Aah”ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardın sıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.
Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.
Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?
Bilseydim, aylardan Eylül’ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?
Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.
Acın geldi, sancın geldi.
“Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?” demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.
Nemrud’un geldi, ateşin geldi.
Maskelere dönüşmüş yüzün ve bin bir türlü sahte eşin geldi.
Yokluğun, güzün ve kışın geldi
Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.