Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.
Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.
Zehirli kör yılanları
Ve sıtmasıyla
Gün yirmidört saat insan avında
Karacadağda çeltikler.
Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi
- Ayak bileklerinde bir dizi boncuk,
Sol omzunda nazarlık,
Dağ başında unutulmuş üşümüş,
Minicik bir aşiret kızının -
Damla-damla, berrak olur pirinci.
Kesin olgu, belki de gerçekliğin zirvesidir ölüm. Bedensel hayatın sonu, ruhun sonsuzluğa ulaşma kaygısının eyleme dönüşmüş halidir. Her nasıl olursa olsun, her nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin korkutucu gelir bize. İyi de esas korkmamız gereken ölüm müdür? Hayır! Esas korkmamız gereken nasıl yaşadığımızdır, daha doğrusu neleri yaşayamadığımızdır. Esir olmuş bir ruhun varsa, nedenlerin, bahanelerin arkasına saklanıyorsan yapabileceklerini, sevgiyi, aşkı kölelik seviyesinde yaşıyorsan, diğerkâmlığı marifet, ruhunu dinlemeyi bencillik sanıyorsan yaşamıyorsun demektir zaten.