Ayın gamlı ışığıyla hüzünlü bir biçimde aydınlanan sofayı geçerken öbür tarafta bir baykuş ötüyordu. Harabenin yıkık duvarlarından, gecenin derin sükunetinden çıkan bu dehşet verici ses üzerine birdenbire ayaklarından başına kadar vücudu buz kesildi.
Fakat hiç ağlamıyordu. Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır.
Ağlayamadığımız zamanlar, bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır.
..Hanımın kendisine has, soğuk bir tavırla, "Ben halayığımı kimseye satmam! " diye karşı çıkması ihtiyar kadına dokunarak, "Kızım, ben de zulümden kaçarak bana sığınmış bir çocuğu kimseye veremem," deyince Mustafa Efendi söze atılarak, "Eviniz hırsız yatağı mı?" diye sordu. İhtiyar kadın sustu. Yaşlılara ve kadınlara hürmet etmenin, çocuklara sahip çıkmanın insanlık ve medeniyetin vicdana yüklediği birer kutsal görev olduğunu bilmeyen bu iğrenç vahşi, "Esirim değil mi? Öldürürüm de yine sana satmam! " Dedi.
Zavallı çocuklar! Sizin o mini mini elleriniz eski Asya vahşetinin kullandığı ve birkaç asırdan beri insanlığın ağır yükü altında inlediği esaret zincirlerini kırmak için değil, belki kendiniz gibi küçük kuşları, güzel çiçekleri okşamak içindir.