Vardığı gezegende bir sarhoş oturuyordu. Orada az kaldı ama büyük bir kedere kapıldı.
Dizi dizi boş ve dolu şişeler arasında ses etmeden duran sarhoşa sordu:
“Ne yapıyorsun?”
“İçiyorum,” diye karşılık verdi sarhoş. Sesi hüzünlüydü.
“Zaten ben hiçbir şeyin gerçeğine varamadım şimdiye kadar. Yargılarımı sözlere değil, davranışlara göre ayarlamalıydım. İşte ne güzel koku ve ışık saçıyordu bana. Onu yüzüstü bırakmam yakışık alır mıydı? Suçsuz, zavallı hesaplarının ardındaki inceliği kestirmeliydim. Çiçekler öyle değişkendir ki! Ama ben çiçeğimi gereğince sevmek için çok küçüktüm o sıralar.”
Ama sen küçük gezegeninde iskemleni şöyle bir kımıldatsan oldu bitti. Güneşin batışını, alacakaranlığın çöküşünü artık gör görebildiğin kadar...
Demiştin ki:
“Günde tam kırk dört tane günbatımı gördüğüm olmuştur.”
Sonra da eklemiştin:
“Biliyor musun, insan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.”
“Demek sen kırk dört günbatımı izlediğin
gün pek üzgündün?”
Küçük Prens buna karşılık vermedi.