Beni evcilleştirsen ne iyi olurdu, bir düşün! Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgârı dinlemeye can atacağım.”
Tilki sustu ve uzun bir süre Küçük Prens’i süzdü:
“Ne olursun evcilleştir beni,” dedi.
“Çok isterdim ama vaktim az. Dostlar edinmeli, yeni şeyler tanımalıyım.”
“Yalnız evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin,” dedi tilki, “insanların tanımaya ayıracak zamanları yok artık. Aldıklarını hazır alıyorlar dükkânlardan. Ama dost satan dükkânlar olmadığı için dostsuz kalıyorlar.
Dost istiyorsan beni evcilleştir işte...”
Yoksa piliç mi arıyorsun?”
“Hayır, dost arıyorum. Evcil ne demek?”
“Artık kimselerin umursamadığı bir geleneğin gereği. Bağlar kurmak demektir.”
“Bağlar kurmak mı?”
“Evet. Sözgelimi sen benim için şimdi yüz binlerce oğlan çocuğundan birisin. Ne senin bana bir gereksinmen var ne de benim sana.
Ben de senin için yüz binlerce tilkiden biriyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinme duyarız. Sen benim için dünyada bir tane olursun, ben de senin için.”
Küçük Prens bir taşın üstüne oturarak gözlerini göğe dikti.
“Acaba,” dedi, “bir gün hepimiz kendi yıldızımızı yeniden bulalım diye mi yıldızlar böyle parlıyor? Gezegenimi görüyor musun?
Tam tepemizde ama nasıl da uzaklarda!”
“Güzelmiş,” dedi yılan. “Ne yapmaya
geldin buraya?”
“Bir çiçekle başım dertte de.” “Ya!” dedi yılan.
Bir sessizlik oldu.
“Bir de çiçeğim var.
“Çiçekleri kaydetmiyoruz.”
“Neden? Gezegenimdeki en güzel şey o çiçek!”
“Kaydetmiyoruz. Çünkü çiçekler bugün var yarın yok. Yani geçici.”
Oysa içlerinde bana gülünç gelmeyen, yalnız o. Belki kendi dışında bir şeyle uğraştığından.”
İçini çekerek kendi kendine dedi ki:
“İçlerinde arkadaş olabileceğim tek insan oydu. Ama gezegeni o kadar küçüktü ki iki kişi almazdı...”