Beyhan Aral

Beyhan Aral
@Baral
Efruz’un Mektubu romanının yazarı, yüzlerce şiirin şairi Aral için yazmak, aynı zamanda bir yüzleşme ve varoluş biçimidir.
“Esrarengiz adam evde midir, diye odaya göz gezdirmeye başladım. Devasa bir duvar halısı ilişti gözüme, kadife kumaşa basılmış desenlerde, yavru geyik gölün kenarında su içiyor, büyük geyikler de bana bakıyor gibiydi. Koca güllü örtüsüyle tahta divan saltanatını kurmuştu köşede, kartopu gibi bir kedi hemen üzerinde. Sarı renk üzerine lale baskılı perdeler, vitrinin üstünde çevirmeli yeşil bir telefon, hemen yanında siyah beyaz bir televizyon ve üzerlerinde bembeyaz birer dantel örtüsü. En çok da kapının arkasında duran gırgır süpürgesi gülümsetti yüzümü.”
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Efruz’un Mektubu
Sen benim gerçekleşmeyeceğini bildiğim en gerçek hayalimdin. Unutma ki, bazı hayaller gerçeğinden daha kalıcıdır, Seni sevdiğim gerçeği kadar hem de. "Seviyordun da bu yaptığın ne şimdi?" diyeceksin belki de. Bırakıp gitmek, kalmaktan daha çok cesaret gerektirir bazen. Ne güzel hayaller kurmuştuk hatırlıyor musun? Hayallere yolculuk için geri sayıma başlamıştık bile. Ama olmadı, her şey karşıydı bu yolculuğa. İşte bu yüzden ne sahil boyunda yürüyüş yapabildik el ele, Ne de sevdiğimiz çiçekleri kucaklayabildik bahçemizde. Yağmur damlalarına inat edeceğimiz dansın hayaliyle yazıyorum bunları sana. Belirsizlikten nefret ederken, Hayatımın nâma'rûf bir hale dönüşmesinden yorulmuştum. Oysa ben; “Hiçbir şeye sahip olmazsam hiçbir şeyi de kaybetmem” Kurallı bir savunma metodu oluşturmuştum kendime. Duvarlarımdan ibarettim. Ve birçok şeyin gerçekleşmeyeceğinin farkındaydım. Sadece inanmak güzeldi.
Anne Sandığından Kalan; Küçücük bir bedenin ilk evreni, ilk nefesi, ilk yasası, ilk sığınağı… Görmeden inanılan o karanlık denizde bir kalp atışıydı bütün dünya. Göbek bağından geçen ışık, susuzluğa su, korkuya kucaktı. Doğunca anladı: “Tanımak” yeni bir mucize değil, zaten içinden bildiğin bir sesi tekrar duymaktı. Ve anne… yazgının üzerine işlenmiş ilk ayna, sırma gibi ince ince dokuyan ilk el, hıçkırığı örtüp sükûnet bırakan ilk yazma… Zamanın kefesinde her ağırlığı hafifleten denge; acının koyduğu taşı diğer kefeye kendi nefesiyle eşitleyen bir mucize… Köklere karışan bir hafıza gibi soyun en derin yerinde duran ilk gerçek; saflığın kendisi, hiç bozulmayan bir can suyu…
Erguvan; Şiirlerimde neden sürekli çiçeklerden bahsettiğimi soruyorlar bana, Öyle ya ben on altımda kocaman bir kadındım. Köpüklü bir kahve yapacaksın dediklerinde, çiçekli perdelerin arkasına saklandım. On altı yaşın masumiyetiyle bir memurun tahta masasında yaşlanan ruhumu imzaladım, Nikahta keramet olmadığını, Sarıldığım cılız bedenin içi kan ağlarken anladım. Bir terzinin ellerinde hayata teyellenmeye çalışan, yırtık bir dikiş iziyim. Plastik saksılar gibiyim bir süredir, Ne kadar yere düşsem de kırılmıyorum. Çatlaklarımdan kiraz çiçekleri tomurcuk tomurcuk gülümserken ceset çiçeğiydim yaban toprağında. Rengarenk balonların ucundaki ipte sallanan ruhsuz bir hayaldim. Uçan balona yetmiyordu gücüm. Radyo anonsunda "sıradakini" kendine hediye eden bir münzevi idim sadece... Odun ateşinde ekmek kızartıp yiyen küçük bir kızın rüyasının güzelliğini bilemezsiniz siz. Suya yansıyan yüzünü elleriyle okşayan çocukların dünyasında cehaletin açtığı kara delikler kolay kapanmıyor. Hayır; İnkâr tazminatı davası yok ortada. İmtiyaz talebinde de bulunmuyorum. Dünya malı telaşım olmadı hanidir Zaten ölünce, boyumun ölçüsü kadar mezar toprağı garantidir. Başka bir evrendeymiş gibi davranmaya
Döne’nin Ağıdı; Kırşehir’in rüzgârı sert eser derler. Ama yaşamayan bilmez; sert olan rüzgâr değil, bekleyiştir. Saçları süpürge gibi savrulurdu rüzgârda; kimine göre dağınık, kimine göre kaderine küs. Asker yolu gözledi bir ömür. Yol dediğin toprak, toprak dediğin vatandı, vatan dediğin ise bir kadının bekleyişiydi çoğu zaman. “Memmediiiim…” derdi. Adını uzata uzata, hecelerine sarıla sarıla. “Memmedim Memmediim, sana bakar ağlarım…” Sesi ne bağırıştı ne feryat, sadece yerinden kopmuş bir kalbin yavaş yankısıydı. Bakacak bir yüz kalmayınca göğe baktı. Toprağa baktı. Bir de kendi ellerine. Kaderine… Şehit haberi köye rüzgâr gibi değil, taş gibi düştü.