Ölülerin en kötü huyuysa konuşmamaları. Allah, keşke diyorum, hiç olmazsa bu kadarını ayarlasaydı.
Babaların sesi çok özleniyor.
Aylin BalboaBelki Bir Gün Uçarız
Döne’nin Ağıdı;
Kırşehir’in rüzgârı sert eser derler.
Ama yaşamayan bilmez;
sert olan rüzgâr değil, bekleyiştir.
Saçları süpürge gibi savrulurdu rüzgârda;
kimine göre dağınık,
kimine göre kaderine küs.
Asker yolu gözledi bir ömür.
Yol dediğin toprak,
toprak dediğin vatandı,
vatan dediğin ise bir kadının bekleyişiydi çoğu zaman.
“Memmediiiim…” derdi.
Adını uzata uzata,
hecelerine sarıla sarıla.
“Memmedim Memmediim,
sana bakar ağlarım…”
Sesi ne bağırıştı ne feryat,
sadece yerinden kopmuş bir kalbin yavaş yankısıydı.
Bakacak bir yüz kalmayınca
göğe baktı.
Toprağa baktı.
Bir de kendi ellerine.
Kaderine…
Şehit haberi köye rüzgâr gibi değil,
taş gibi düştü.
Acımasız bir çağın kalemleriyiz.
Pespayeliğin alkışlandığı bir edebiyat çöplüğünde, susmayı değil, yanmayı göze alarak yazıyoruz.
Çünkü biliyoruz; bu çağda kelime, anlamını yitirmek üzere.
Herkes konuşuyor ama kimse söylemiyor, herkes yazıyor ama kimse okumuyor.
Kitaplar okunmak için değil, sosyal medyalarda fotoğraf vermek için açılıyor.
Cümleler derinlik için değil,
takipçi devşirmek için kuruluyor.
Şiir…
en çok ihanete uğrayan kelime belki de.
Ritmi yok, yarası yok, sesi yok
ama altında yüzlerce beğeni var.
Oysa şiir dediğin,
insanın kendi içinden geçerken kanaması değil midir?
Bir dizeyi yazabilmek için
bir ömrü eksiltmek gerekmez mi?
Ama sosyal platformlarda parası olanın şair, sesi çok çıkanın yazar sayıldığı
ucuz bir panayır kurulmuş.
Reklamlar alkıştan daha gür,
samimiyet sessizlikten daha sahte.
Ve herkes birbirinin aynasında çoğalan
boşlukları övüyor.
İtirazım var…
Bu yapay kalabalığa,
bu şişirilmiş övgülere,
bu içi boş edebiyat nümayişine.