Uzun zamandır bu kadar abartıldığını düşündüğüm bir kitap okumamıştım.
Bahçıvan ve Ölüm, yazarın babasının kaybı üzerinden şekillenen; ölüm, yas, hatıra, baba-oğul ilişkisi ve hayatın kaçınılmaz sonu üzerine kurulu bir metin. Kitabın hakkını teslim etmek gereken yerler var elbette. Gospodinov, babasının ölümü üzerinden ucuz bir acıtasyon kurmuyor. Okura “bakın ne kadar acı çekiyorum” diye bağıran, duygusal pornoya yaslanan bir metin yazmamış. Bu açıdan ölçülü, sakin ve hatta zaman zaman zarif bir tarafı var.
Bahçıvanlık temasının da güzel bir metafor olarak kullanıldığını söyleyebilirim. Bahçe, toprak, ekmek, biçmek, hasat, ürün yetiştirmek… Bunların hepsi yaşamı temsil ederken; ölüm de bütün bu döngünün kaçınılmaz son durağı olarak tasvir ediliyor. Hayatın büyüyen, serpilen, sonra solan bir şey olduğu fikri kitabın ana damarlarından biri. Bu sembolizm kötü değil; hatta yer yer oldukça anlamlı.
Ama bütün bunlara rağmen kitap bana geçmedi.
Ne duygusal olarak içine girebildim ne de anlatının ritmine tutunabildim. Metin bana fazla kopuk geldi. Bir roman değil, tam anlamıyla anı değil, günlük hiç değil. Biyografiyle otobiyografi arasında duran, parçalı bir yas defteri gibi ilerliyor. Bu yapı bazı okurlar için etkileyici olabilir ama bende tam tersi bir etki yarattı. Okurken sürekli dışarıda kaldım. Sanki birinin çok kişisel bir acısını okuyordum ama o acı bana edebi olarak ulaşmıyordu bir türlü.
Ölüm elbette hepimizin kapısına gelecek olan büyük gerçek. Sevdiklerimizin kapısına da.. Bu anlamda kitabın meselesi çok güçlü. Baba kaybı, ölüm korkusu, hatıraların elde kalışı, insanın geçmişle vedalaşamaması… Bunlar çok derin konular. Fakat mesele güçlü diye kitap da otomatik olarak güçlü olmuyor. Benim için burada sorun tam da buydu. Kitabın derdi büyük ama anlatımı o